ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | CLAUSEWITZ

Carl Von Clausewitz

Savaş Üzerine

Vom Kriege">

 ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | CLAUSEWITZ

Carl Von Clausewitz

Savaş Üzerine

Vom Kriege, Berlin, 1832

[Türkçe baskı, May Yayınları, Nisan 1975, Çeviren: Şiar Yalçın]
 


YAZARIN ÖNSÖZÜ

      "'Bilimsel' kavramının sadece, ya da esas itibariyle, bir sistemden veya hazır bir öğretim yönteminden oluşmadığını bugün bilmeyen kalmamıştır. Bu kitapta bir sistem arayan ilk bakışta hayal kırıklığına uğrayacaktır; kesin bir öğreti ve teori yerine de sadece bunlar için gerekli malzemeyi bulacaktır.

      Bu kitabın bilimsel yönü, savaş olayının özünü, ilgili bulunduğu diğer olaylarla birlikte ele alıp incelemek çabasından yatar. Yazar hiç bir yerde felsefe yapmaktan kaçınmış değildir, ama kılı kırk yarmaya döküldüğünde sözü kısa kesmeyi tercih etmiş ve öne sürülen görüşleri deneylerle kanıtlamak yoluna gitmiştir. Nasıl ki, bazı bitkilerin meyve vermesi boylarının fazla uzamamasına bağlı ise, uygulamalı sanatlarda da, kuramsal yaprakların ve çiçeklerin fazla büyümemesi, fazla yer tutmaması gerekir; onların yetişmesine en elverişli toprak deney olduğundan onları bu doğal ortamdan uzaklaştırmaya gelmez.

      Bir buğday tanesinin kimyasal öğelerine bakarak başağın biçimini incelemeye kalkışmak saçma bir şey olur; hazır başakları görmek için buğday tarlasına gitmek yeter. Araştırma ve gözlem, felsefe ve deney ne birbirine dudak bükmeli ne de biri diğerinin yerini almaya [sayfa 37] kalkmalıdır; tam tersine, karşılıklı olarak birbirine hayat hakkı tanımalı, birbirini desteklemelidir. Bu kitabın önerileri, zorluklarının mimarisiyle birlikte, ya deneylere ya da savaş kavramının kendisine dayanır: bu bakımdan temelden yoksun oldukları söylenemez. (*)
 


(*) Askerilik konularında kalem oynatan bir çok yazarların, özellikle savaşın kendisini bilimsel bir yaklaşımla ele almak iddiasında olanların tutumu genellikle bu değildir; bunlar lehteki ve aleyhteki görüşlere o kadar çok yer ayırırlar ki, birbirini yiyen bu görüşlerden geriye iki aslanın hikayesinde olduğu gibi kuyruklarından bile eser kalmaz.
      Belki de, zengin fikirli ve özlü sistematik bir savaş teorisi kurmak imkansız bir şey değildir, fakat şimdiye kadar rastladıklarımız bu niteliklerden çok uzaktır. Bilim dışı oldukları bir yana, tutarlı ve eksiksiz olma iddialarına karşın, saçma sapan, basmakalıp ve harcıalem bir gevezelikler kumkuması olmaktan öteye gidememişlerdir. Bunlara bir örnek göstermek gerekirse, Lichtenberg'in bir yangına karşı korunma yönetmeliğinden alındığı şu parçayı okumak yeter:

              "Bir evde yangın çıktığı zaman, ilk önce soldaki evin sağ duvarını ve sağdaki evin sol duvarını korumaya bakmalıyız; çünkü, örneğin, soldaki evin sol duvarını korumaya kalkışacak olursak, evin sağ tarafı sol duvarın sağına düşecektir, ve yangın bu duvarın sağında olduğuna göre (çünkü evin yangının solunda bulunduğunu farz etmiştik), sağdaki duvar yangına soldaki duvardan daha yakın olacaktır ve evin sağ duvarı, evin korunmuş olan sol duvarına sıçramadan önce korunmadığı takdirde alev alabilecektir; dolayısıyla, korunmamış olan bir şey yanabilecektir ve başka bir şeyden, bu şeyin korunmamış [sayfa 38] bile olsa, daha çabuk yanabilecektir; dolayısıyla, berikini korumaktan vazgeçmeli ve ötekini korumalıyız. Bu durumu gözümüzün önünde canlandırmak için, evin yangının sağ tarafında mı, yoksa sol tarafında mı bulunduğuna bakmamız gerekir: eğer ev yangının sağ tarafında bulunuyorsa, sol duvarını, sol tarafında ise sağ duvarını korumamız lazımdır."

        Aklı başında okuyucunun bu ipsiz sapsız şeylerle gözünü korkutmamak ve geriye işe yarar bir şey kalmışsa üzerine su dökerek tadını kaçırmamak için, yazar, savaş üzerinde uzun yıllar süren düşüncelerinin, yetenekli kimselerle ilişkilerinin ve kişisel deneylerinin ürünü olan izlenim ve inançlarını küçük saf maden külçeleri halinde sunmayı tercih etmiştir.
      Bu kitabın, aralarındaki bağlantıları belki ilk bakışta göze çarpmayabilecek olan fakat yine de mantıki bir ilinti ve tutarlılıktan yoksun bulunmadığına inandığımız bölümleri bu şekilde meydana çıkmıştır. Belki de yakından daha akıllı birisi ortaya çıkar ve bu dağınık zerreler yerine, konunun bütününü bize cürufsuz ve katıksız bir döküm hilende verir. [sayfa 39]

CARL VON CLAUSEWITZ

BİRİNCİ KİTAP SAVAŞIN NİTELİĞİ

BÖLÜM 1 SAVAŞ NEDİR?
 

      1. Giriş
            Amacımız, konumuzun ilk önce çeşitli öğelerini, sonra muhtelif kısım ve bölümlerini, en sonra da iç ilişkileri içinde bütününü incelemektir. Bu suretle basitten mürekkebe doğru gitmiş olacağız. Ancak konumuz, başka her konudan daha çok, önce bütününe bir göz atmakla işe başlamamızı gerekli kılmaktadır; çünkü parça ile bütünü birlikte göz önüde tutmanın bu kadar önemli olduğu başka hiç bir alan yok gibidir.
     
      2. Tanımlama
     
      Savaşın çapraşık ve bigiççe bir tanımlaması ile işe girişmeyelim. Savaşın özüne, düelloya bakmakla yetinelim. Savaş, çok daha büyük çapta olmak üzere, düellodan başka bir şey değildir. Bir savaşı oluşturan sayısız kişisel düelloları tek bir kavram içinde toplamak istersek, iki güreşçiyi düşünmemiz uygun olur. Her biri, fiziki gücü sayesinde, diğerini iradesine boyun eğdirmeye çalışır; [sayfa 43] en yakın amacı hasmını alt etmek, yıkmak, böylece tüm direnişini yok etmektir.
      Demek oluyor ki, savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir.
      Şiddet, şiddeti göğüslemek için, bilim ve sanatların buluşları ile silahlanır. Gerçi kaydedilmeye değmez bazı ufak tefek sınırlamaları devletler hukuku yasaları adı altında kabul eder ama, bunlar uygulamada savaşın gücünü zayıflatmaz. Şiddet, yani fizik kuvvet (çünkü Devlet ve Kanun kavramlarının dışında manevi kuvvet diye bir şey yoktur), böylece savaşın aracı olmaktadır; ereği ise düşmana irademizi zorla kabul ettirmektir. Bu ereği tam bir güven içinde geçekleştirebilmek için, düşmanı silahtan arındırmak gerekir, ve işte bu silahsızlandırma, tanımlama gereği, savaş operasyonlarının gerçek anlamda ilk amacıdır. Bu amaç son ereğin yerini almakta, onu bir bakıma, savaşın kendisine ait bir şey değilmişcesine, bir kenara itmektedir.
     
      3. Sınırsız kuvvet kullanma
     
      İnsancıl kişiler belki kolaylıkla, düşmanı çok kan dökmeden silahsızlandırmanın ve yenmenin etkin bir yöntemi bulunduğunu, ve gerçek savaş sanatının bu amaca yöneldiğini düşünebilirler. Ancak bu istenilir bir şey gibi görünmesine karşın, aslında bir çırpıda bir kenara itilmesi gereken bir yanılgıdır. Savaş gibi tehlikeli bir işte, iyi yüreklilikten gelen hatalar başa gelebilecek şeylerin en kötüsüdür. Fizik gücün sonuna kadar kullanılması hiç bir zaman zekanın kullanılmaması anlamına gelmediğinden, bu fizik gücü acımadan kullanan ve kan dökmekten çekinmeyen taraf, aynı şekilde hareket etmeyen diğer tarafa oranla avantajlı bir durum elde eder. Neticede [sayfa: 44] de iradesini hasmına kabul ettirir. Böylece her iki taraf da aynı şeyi düşündüğünden, birbirlerini aşırı hareketlere iterler ve bu aşırılıklar karşı tarafın güç ve direncinden başka bir sınır tanımaz.
      İşte soruna bu açıdan bakmak gerekir. Bize iğrenç geliyor diye vahşet unsurunu ihmal etmek ve işin gerçek yüzünü görmezlikten gelmek anlamsızdır ve insanın kendi çıkarına aykırı düşer.
      Uygar milletlerin savaşları uygar olmayan milletlerin savaşlarına göre çok daha az zalim ve yıkıcı ise, bunun nedeni bu devletlerin gerek kendi gerek karşılıklı ilişkilerini düzenleyen sosyal durumlarıdır. Bu sosyal durumdan ve bu ilişkilerden çıkar savaşlar; onlara biçim veren, onları sınırlayan ve şiddetlerini kesen bu koşullardır. Ancak bunlar tek başlarına savaşın birer parçası değillerdir; sadece, savaştan önce de var olan koşullardır. Yoksa savaş felsefesinin özünde hafifletici bir unsur aramak abes olur.
      İnsanlar arasındaki çatışma aslında iki değişik unsura bağlıdır: düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti. Savaşı tanımlarken ayırıcı özellik olarak bunlardan ikincisini seçtik, çünkü daha genel olanı odur. En hırslı, en vahşi, en içgüdüsel nefret duygusu bile, düşmanca niyetler olmadan düşünülemez. Oysa, öyle düşmanca niyetler olabilir ki, bunlara hiç bir kin, hiç değilse açık ve aşırı bir düşmanlık duygusu katılmayabilir. Örneğin, vahşi kabilelerde duyarlılığın esindirdiği niyetler, uygar milletlerde ise aklın emrettiği niyetler ön plandadır. Bununla birlikte, bu fark vahşilikle uygarlığın öz niteliklerinden ileri gelmeyip bir takım koşullara, kurumlara, v.b. bağlıdır. Bu nedenle de ayrıksız her özel durumda var olmayıp sadece çoğu hallerde bulunur. Bir kelime ile ifade etmek gerekirse, en uygar milletler bile vahşi bir kinin etkisinde kalabilirler.
      Görülüyor ki, uygar milletler arasındaki savaşı hükümetlerin akli tasarruflarına indirgemek yanlış olur: öyle olmuş olsaydı, işin içine hiç bir hırs ve tutku karışmaz, [sayfa: 45] silahlı kuvvetlerin maddi gücü bile gereksiz hale gelirdi: aralarındaki teorik ilişkilerle —bir çeşit harekât cebri ile— ihtilâf halledilirdi.
      Teori bu yola sapmak üzere iken, son savaşın olaylarından ders alarak yönünü değiştirdi. Savaş bir şiddet hareketi ise de, duyarlılığın da payını yadsımamak gerekir. Savaş doğrudan doğruya duyguların eseri olmamakla birlikte, onları az veya çok etkiler ve bunun derecesi uygarlık düzeyine değil, karşılıklı çıkarların önemine ve süresine bağlıdır.
      Uygar milletler savaş tutsaklarını öldürmüyor, kentleri ve köyleri yakıp yıkmıyorlarsa, bu, savaşın yönetilmesinde zekânın daha önemli bir yer tutmasından ve uygar milletlerin, kendilerini içgüdülerinin vahşetine kaptırmadan, kuvveti daha etkin bir şekilde kullanmasını öğrenmiş olmalarından ötürüdür.
      Barutun keşfi ve ateşli silahların gelişmesindeki sürekli ilerlemeler, savaş kavramının özünde var olan düşmanı yok etme eğiliminin uygarlığın ilerlemesi ile hiç bir şekilde engellenmemiş ve ortadan kaldırılmamış olduğunu göstermeye yeterlidir.
      O halde savımızı yineleyelim: savaş bir şiddet hareketidir ve bu şiddetin sınırı yoktur. Diğer taraflardan her biri diğerine iradesini kabul ettirmek ister, bundan da karşılıklı bir eylem doğar ki, kavram olarak ve mantıken, sonuna kadar gitmeyi gerektirir. Bu birinci karşılıklı eylem ve karşılaştığımız birinci aşırılıktır. (Birinci karşılıklı eylem)
     
      4. Amaç düşmanı etkisiz hale getirmektir
     
      Düşmanı etkisiz hale getirmenin savaşın amacı olduğunu [sayfa: 46] söylemiştik. Şimdi bunun hiç değilse teorik olarak zorunlu olduğunu göstereceğiz.
      Düşmanın irademize boyun eğmesi için, onu kendisinden istediğimiz fedâkarlıktan daha elverişsiz duruma sokmamız gerekir. Bununla birlikte duru, durumunun elverişsizliği geçici olmamalı, hiç değilse öyle görünmemelidir, aksi halde, düşman daha elverişli bir anı kollar ve teslim olmaz. Bu itibarla, savaş faaliyetinin devamının düşmanın durumunda meydana getireceği her değişikliğin, hiç değilse teorik olarak, kötüye doğru olması gerekir. Savaş halinde bulunan bir kimse için en kötü durum, tamamen etkisiz hale geldiği durumdur. Öyleyse düşmanı bir savaş hareketi ile irademize boyun eğecek duruma getirmek istiyorsak, ya onu gerçekten silahtan tecrit etmek, ya da kendisini öyle bir tehdit altında hissedeceği bir hale getirmek gerekir. Bundan çıkan sonuç şudur ki, düşmanın silahtan tecridi veya bozguna uğratılması —adına ne dersek diyelim— askeri harekâtın amacıdır.
      Şimdi, savaş canlı bir gücün ölü bir kitle üzerindeki hareketi değil, daima iki canlı ve düşman gücün çarpışmasıdır, çünkü mutlak bir karşı koymama hali savaşın inkârı anlamına gelir. Bu itibarla, savaş faaliyetlerinin nihai hedefi için söylediklerimiz iki taraf için de geçerlidir. Burada da bir karşılıklı eylem vardır. Ben düşmanı yenmedikçe onun beni yenmesinden korkabilirim. Artık kendi kendimin efendisi olmaktan çıkarım; artık, vaktiyle benim ona istediğimi yaptırdığım gibi, o bana istediğini yaptıracaktır. Bu ikinci karşılıklı eylemdir ve ikinci bir aşırılığa yol açar. (İkinci karşılıklı eylem).
     
      5. Güçlerin son haddine kadar kullanılması
     
      Eğer düşmanı alt etmek istiyorsak, çabalarımızı onun direnme gücüne uydurmamız gerekir. Bu direnme gücü birbirinden ayrılmasına imkan bulunmayan iki faktöre bağlıdır: Elindeki olanakların genişliği ve iradesinin kuvveti.
      Elindeki olanakların genişliği bir dereceye kadar [sayfa: 47] tahmin edebiliriz, çünkü bunlar (büsbütün değilse bile) rakamlara dayanır. Fakat irade gücü için aynı şeyi söyleyemeyiz, çünkü onu, düşmanımızı harekete geçiren etkenin gücüne göre, ancak yaklaşık olarak kestirebiliriz. Düşmanın direnme gücünü aşağı yukarı doğru bir şekilde değerlendirdiğimizi varsayacak olursak, o zaman kendi olanak ve çabalarımızı buna göre ayarlayabilir, yani ya bunları üstünlüğümüzü sağlayacak surette arttırır, ya da, bunu yapamadığımız takdirde, bu yolda elimizden geleni yapmaya çalışırız. Ancak düşman da aynı şeyi yapacaktır; bu yüzden de yeni bir yarışma başlayacak ve tarafları bir kez daha aşırı hareketlere itecektir. Burada üçüncü karşılıklı eylem ve üçüncü aşırılıkla karşılaşmış oluyoruz. (üçüncü karşılıklı eylem).
     
      6. Realitedeki değişiklikler
     
      Soyut düşünce aleminde kaldığımız sürece bunun sonu gelmez ve aşırılıklardan aşırılıklara gitmekten başka çare yoktur, çünkü konumuz aşırılığın ta kendisidir: kendi hallerine terk edilmiş ve kendi yasalarından başka bir sınır tanımayan güçlerin çatışması. Mutlak savaş kavramından, önceden tasarlanmış mutlak bir amaç ve bunu gerçekleştirmenin yollarını çıkarmaya çalışacak olursak, bu sürüp giden karşılıklı eylemler bizi adeta gözle görülmez bir mantıki incelikler silsilesinin eseri, salt bir hayal oyunu olan aşırılıklara götürür. Eğer mutlak kavramlara sıkı sıkıya bağlı kalarak tüm güçlükleri bir kalem darbesiyle bir kenara itmeye çalışır, katı bir mantık açısından her zaman her şeye hazır olmamız ve tüm çabalarımızı bu yolda, yani en aşırı durumları göğüslemek için harcamamız gerektiğini savunacak olursak, bu iddiamız kağıt üzerinde kalmaya ve hiç bir zaman gerçek hayata uygulanmamaya mahkumdur.
      Bu aşırı çabanın da kolaylıkla saptanabilir bir mutlak olduğunu kabul etsek bile, insan aklının kolay kolay bu gibi mantık fantezilerine boyun eğmeyeceği gerçeğini [sayfa: 48] yadsıyamayız. Bir çok hallerde bu boşuna bir güç israfına yol açar ki, hükümet etme sanatının başka ilkelerine ters düşer bu durum. Çünkü o zaman güdülen amaçla orantılı olmayan bir irade gücü gerekir ve fakat insan iradesi gücünü hiç bir zaman mantıki inceliklerden almadığı için bunu gerçekleştirmek mümkün olmaz.
      Oysa, soyuttan gerçeğe geçtiğimiz zaman işin rengi değişir. Soyut planda kaldığımız sürece, her şeyin iyimserlikle düşünülmesi gerekir, ve her iki tarafın da mükemmelin peşinde koştuğunu ve hatta buna eriştiğini kabul etmez lazım gelir. Fakat bu gerçekte böyle olabilir mi? Olur, eğer:
      1) Savaş, Devletin daha önceki hayati ile hiç bir bağlantısı olmayan, birdenbire patlak veren tamamen soyut bir olay ise;
      2) Tek bir karara, veya aynı zamanda alınmış birden çok karara dayanıyorsa;
      3) Kendi kendine yeterli tam ve mükemmel bir çözüm getiriyorsa ve meydana gelecek politik durumun önceden hesaplanabilecek sonuçlarından etkilenmeyecekse.
     
      7. Savaş hiçbir zaman soyutlanmış bir hareket değildir.
     
      Birinci nokta bakımından şunu hatırlamak gerekir ki, iki hasımdan hiç biri diğeri için soyut bir kişi değildir, ve bu, direnişinin dış etkenlere bağlı olmayan unsuru, yani iradesi bakımından da doğrudur. Bu irade bütün bütün bilinmeyen bir şey değildir. Bugün ne olduğuna bakarak yarın ne olacağını öğrenebiliriz. Savaş hiç bir zaman birdenbire patlak vermez: yayılması ve genişlemesi bir anlık bir iş değildir. Bu itibarla, taraflardan her biri diğeri hakkında, ne olması ve ne yapması gerektiğine göre değil de, gerçekte ne olduğuna ve ne yaptığına göre, iyi kötü bir fikir edinebilir. Bununla birlikte, dört başı mamur bir yaratık olmayan insan mutlak kemal çizgisinin daima berisinde [sayfa: 49] kalır, ve bu eksiklikler her iki taraf için de söz konusu olduğuna göre, değiştirici, düzeltici bir faktör rolünü oynarlar.
     
      8. Savaş tek ve ani bir darbeden ibaret değildir
     
      İkinci nokta şu düşüncelere yol açmaktadır:
      Savaşın sonucu tek bir karara ya da aynı zamanda alınmış birden çok karara bağlı olsaydı, bu karar veya kararlara yönelen hazırlıkların doğal olarak aşırılığa kaçması gerekirdi. Çünkü kaçırılmış bir fırsatı bir daha elde etmeye imkan yoktur. Gerçekler aleminin bize bu konuda, yani alınacak tedbirler konusunda verebileceği ipucu, bilebildiğimiz kadarı ile, hasmımızın aldığı tedbirler olabilirdi çok çok; geri kalanını bir kez daha soyut alanda aramamız gerekirdi. Ancak sonuç birbirini izleyen çeşitli işlemlerden meydana geldiği takdirde, bunlardan her biri, bütün evreleri ile, sonrakinin bir ölçüsü yerine geçebilir, ve o zaman bir kez daha soyut kavramlar dünyasından gerçek aleme dönmüş ve dolayısıyla aşırılık eğilimini hafifletmiş oluruz.
      Ne var ki, mücadelenin gerektirdiği ve elde mevcut imkânların hepsi aynı zamanda harekete geçirilmiş olsa veya olabilse, tüm savaşlar tek bir karar veya aynı zamanda alınmış bir çok kararlara indirgenmiş olurdu. Çünkü olumsuz bir sonuç bu imkânları ister istemez azaltır, ve ilk kararda bunların hepsi kullanılmış ise, ikinci bir karar tasavvur etmeye imkân kalmaz. Bu takdirde, birincisini izleyecek olan bütün savaş hareketleri esasında onun birer parçası olmaktan öteye gidemeyecek ve sadece savaşın süresini meydana getirecektir.
      Ancak yukarda gördük ki, savaş hazırlıkları evresinde bile, gerçek dünya soyut kavramlar alanının yerini almış; ve gerçek tedbirler farazi aşırılıkları telafi etmiştir. Salt bu nedenle de olsa, taraflardan her biri, karşılıklı eylem sırasında şiddetin en son derecesine varmadan durmak [sayfa: 50] durumundadır; dolayısıyla tüm güçleri aynı zamanda seferber edilmiş olmayacaktır.
      Kaldı ki, bu güçlerin ve kullanılış biçimlerinin niteliği de onların aynı zamanda harekete geçirilmesini imkansız kılar. Bu güçler şunlardır: dar anlamdaki askeri kuvvetler, toprağı ve nüfusu ile ülke ve müttefikler.
      Toprağı ve nüfusu ile ülke sadece tüm askeri kuvvetlerin kaynağı olmakla kalmayıp, aynı zamanda savaş üzerinde etkili tüm faktörlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü ülke savaş harekâtının sahnesi, hiç değilse onu derinden etkileyen bir unsurdur.
      Şimdi, hareket halindeki tüm askeri güçleri hep birden seferber etmek mümkündür, fakat tüm kaleleri, akarsuları, dağları, insanları, kısaca tüm ülkeyi aynı şekilde hep birden harekete geçirmeye imkan yoktur; meğer ki ülke, ilk savaş hareketi tümünü kapsayacak kadar küçük olsun. Üstelik, müttefiklerin işbirliği tarafların iradesine bağlı değildir, ve politik ilişkilerin niteliği icabı olarak bu işbirliği ancak sonradan kendini gösterir, ya da bozulan dengeyi yeniden kurmak için güçlenir.
      Derhal harekete geçirilmesine imkan bulunmayan direnme araçlarının bir çok hallerde ilk bakışta sanıldığından daha önemli olduğunu, ilk kararın güçler dengesini ciddi bir şekilde sarsacak bir şiddetle uygulanmış olması halinde bile bu dengenin yeniden kurulabileceğini ilerde daha uzun boylu anlatacağız. Şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim ki, tüm güçlerin aynı anda mükemmel bir şekilde bir araya getirilmesi savaşın niteliğine aykırıdır. Ancak bu, ilk sonucu elde etmek için harcayacağımız çabaların yoğunluğunu azaltmamız için bir neden değildir. Olumsuz bir sonuç kimsenin isteyerek göze alacağı bir şey değildir. Çünkü ilk hareketi başka hareketler izlese bile, ilk hareket ne kadar kesin olursa sonrakiler üzerinde etkisi o kadar büyük olur. Ancak, insanın aşırı bir çaba harcamak konusundaki isteksizliği onu daha sonraki kararlardan alınabilecek bir sonuca bel bağlamaya iter, öyle ki, ilk karar için gerekli çabaların tümü harcanmaz [sayfa: 51] ve bütün enerji ile kullanılmaz. Taraflardan birinin zaaf göstererek fırsatı kaçırması diğer taraf için, onu kendi çabalarını gevşetmeye iten gerçek bir objektif neden olur; böylece, bu karşılıklı eylem sonucunda, aşırı eğilimler bir kez daha sınırlanır.
     
      9. Savaş hiç bir zaman mutlak bir sonuç doğurmaz.
     
      Son olarak, tüm bir savaşın nihai sonucu bile her zaman kesin ve mutlak sayılmamalıdır. Çoğu kez, yenilen Devlet uğradığı bozgunu geçici bir talihsizlik sayar, gelecekteki politik koşulların durumu telafi edebileceğini umar. İşte bu da gerilimin şiddetini ve harcanan çabaların yoğunluğunu geniş ölçüde yumuşatan bir etkendir.
     
      10. Gerçek hayatın olasılıkları "aşırı" ve "mutlak" kavramlarının yerine geçer.
     
      Böylece tüm savaş eylemi, güçleri şiddetin son haddine iten katı yasaların pençesinden kurtulmuş olur. Artık aşırıyı aramaz ve ondan kaçmazsak, harcanacak çabanın sınırını muhakememizle saptayabiliriz. Bu da ancak, gerçek hayattaki olayların sağladığı verilerden hareket edilerek ihtimaller kanununa göre yapılabilir. İki taraf artık soyut birer kavram olmaktan çıkıp bireysel Devletler ve hükümetler olunca, savaş da artık teorik olmaktan çıkıp kendi öz yasalarına göre gelişen bir eylem haline girince, gerçek durum bize tahmini mümkün olaylar, bilinmeyen faktörler hakkında gerekli bilgileri sağlar.
      Taraflardan her biri diğerinin hareketini tahmin etmeye çalışacak ve bunun için hasmının karakterinden, kurumlarından, durumundan ve içinde bulunduğu koşullardan sonuçlar çıkaracak ve ihtimaller kanunundan yararlanarak kendi eylemini buna göre ayarlayacaktır.
     
      11. Politik amaç yeniden ortaya çıkmakta
     
      Burada, ikinci paragrafta ertelemiş olduğumuz bir konu, yani savaşın politik amacı konusu yeniden dikkatimizi [sayfa: 52] çekmektedir. Şimdiye dek, aşırılık yasası, düşmanı silahsızlandırmak ve yenmek niyeti bu politik amacı bir ölçüde gözümüzden saklamıştı. Bu yasa şiddetini yitirince ve düşmanı yenmek niyeti gerçekleşmeyince, savaşın politik amacı ister istemez yeniden meydana çıkar. Bütün düşündüğümüz, belirli insanlara ve koşullara dayalı bir olasılıklar hesabından ibaret olunca, harekete geçmemizin ilk nedeni olan politik amaç temel bir faktör hallini alır. Düşmandan istediğimiz fedakârlık ne kadar küçük olursa, bunu reddetmek için bize karşı girişeceği direnme o kadar az olacaktır. Ancak onun çabaları ne kadar zayıf olursa bizimkiler de o ölçüde zayıf olacaktır. Kaldı ki, politik amacımız ne kadar az önemli olursa, ona o kadar az değer veririz ve ondan vazgeçmeye o kadar daha yatkın oluruz. Bu da kendi çabalarımızı gevşek tutmamız için ek bir neden yaratacaktır.
      Böylece, savaşın ilk saiki olan politik amaç, hem askeri harekâtın hedefini, hem de bunun için gerekli çabaların ölçüsünü tayin edecektir. Politik amaç, kendi başına ve kendisi için bir ölçü olamaz, fakat kavramlarla değil gerçeklerle uğraştığımıza göre, karşı karşıya gelen iki Devlete ilişkin bir ölçü olacaktır. Tek ve aynı politik amaç, çeşitli milletlerde, ya da aynı ülkede fakat ayrı ayrı dönemlerde değişik tepkiler yaratabilir. Onun içindir ki, politik amaç, ancak ilgilendirdiği kitleleri göz önünde tuttuğumuz takdirde geçerli bir ölçü olabilir. Demek ki, her şeyden önce bu kitlelerin niteliğini göz önünde bulundurmamız [sayfa: 53] gerekir. Böylece, bu kitlelerin eylemin şiddetlenmesinden ya da gevşemesinden yana olmalarına göre, sonucun değişeceğini kolayca anlayabiliriz. İki millet veya Devlet arasında öyle bir gerginlik ve öyle bir düşmanlık unsuru bulunabilir ki, aslında çok önemsiz gibi görünen bir savaş nedeni bu durumla hiç de orantılı olmayan bir etki, adetâ bir patlama yaratabilir.
      Bu, politik amacın iki Devlette yaratacağı çaba bakımından geçerli olduğu gibi, askeri harekât için saptanacak hedef bakımından da geçerliğidir. Kimi zaman politik amaç bu hedefin ta kendisi olabilir: örneğin, belirli bir eyaletin fethi söz konusu olduğu zaman. Bazen ise politik amaç askeri harekâtın hedefini teşkil edecek nitelikte olmaz: o zaman, onun yerini tutacak bir hedef saptamak ve barış imzalanırken ona dayanmak gerekir. Ancak burada da ilgili Devletlerin özelliklerinin gereği gibi dikkate alındığı varsayılmalıdır. Bazı koşullar, politik amaç askeri harekâtın hedefi aracılığı ile gerçekleştirilecekse, bu sonuncusunun birincisinden daha önemli olmasını gerektirir. Kitleler ne kadar kayıtsız olurlarsa, ve iki Devletin ilişkileri arasındaki gerginlik başka alanlardakine göre ne kadar az olursa, politik amaç o ölçüde ön plana geçecek ve tayin edici bir rol oynayacaktır. Bazı hallerde ise tek başına kader tayin edici bir etken olacaktır.
      Askeri harekâtın hedefi politik amacın yerine geçmişse, onunla özdeşleşmişse, bu harekât genellikle politik amacın öneminin azalması ölçüsünde şiddetini yitirecektir; politik amaç ne kadar hakimse, bu kural o kadar daha geçerli olacaktır. Bu da niçin çeşitli savaşlar arasında önem ve şiddet bakımından farklar bulunabileceğini, örneğin imha savaşından basit keşif operasyonlarına kadar çeşitli askeri hareketlere raslanabileceğini ve bunda hiçbir çelişki bulunmadığını izah etmektedir. Fakat bu bizi şimdi tahlil etmek ve cevaplandırmak zorunda olduğumuz başka bir soruna getirmektedir. [sayfa: 54]
     
      12. Şimdiye kadar söylediklerimiz savaş harekâtına ara verilmesini izah etmemektedir.
     
      Hasım tarafların politik talepleri ne kadar önemsiz olura olsun, kullanılan araçlar ne kadar zayıf ve askeri harekât için saptanan hedef ne kadar sınırlı olursa olsun, bu harekâta bir an için dahi olsa ara vermek mümkün müdür? İşte konunun ta özüne değinen bir soru.
      Her eylem, gerçekleşmek için, belirli bir zamana muhtaçtır: bu zamana eylemin süresi deriz. Bu süre, eylemi yürüten kişinin tez davranıp davranmamasına göre, kısa veya uzun olabilir.
      Biz burada bu sürenin uzunluğuna veya kısalığına değinmeyeceğiz. Herkesin kendine göre bir davranışı vardır; fakat ağır bir adam elini tez tutmuyorsa, bu daha fazla zaman harcamak istediği için değil, yaradılışı gereği işi daha çabuk yapamadığı içindir; acele edecek olursa işi daha da kötü yapacaktır. Demek ki bu zaman iç nedenlere bağlıdır ve eylemin gerçek süresini belirler.
      Savaş eylemlerinden her birine bu zorunlu süreyi tanıyacak olursak, hiç değilse ilk bakışta şunu itiraf etmek zorunda kalırız ki, bu süreyi aşan her türlü zaman israfı, ani savaş eylemine her türlü ara verme, abes gibi görünür. Burada unutulmaması gereken bir nokta, taraflardan birinin ilerlemesinin değil, savaş harekâtının tümüne ilişkin ilerlemenin söz konusu olduğudur.
     
      13. Harekâtı durdurabilecek tek neden vardır ve bu neden taraflardan sadece biri için geçerlidir.
     
      İki taraf muharebe için silahlanmış ise, aralarında bir düşmanlık var demektir. Silahlarını elden bırakmadıkça, yani aralarında bir barış akdetmedikçe, bu düşmanlık ister istemez sürecektir. Taraflardan biri ancak bir tek nedenle bu düşmanlığın etkisinden sıyrılabilir: o da harekete geçmek için daha uygun anı kollamaktır. Oysa, bu nedenin taraflardan sadece biri için geçerli olabileceği açıktır, çünkü diğeri için zorunlu olarak ters yönde bir etki yaratacaktır. Taraflardan birinin harekete geçmekte çıkarı varsa, diğerinin çıkarı beklemekte olacaktır.
      Güçler arasında tam bir denge hiç bir zaman harekâtın durdurulmasına yol açmaz, çünkü olumlu amacı güden (saldıran) taraf insiyatifi elden bırakmamak için bu durumdan yararlanacaktır.
      Fakat olumlu amacı güden ve dolayısıyla daha kuvvetli bir etkenin baskısı altında bulunan tarafın aynı zamanda daha zayıf kaynaklara sahip olduğu bir denge durumunu düşünecek olursak, yine aynı şeyi söyleyebiliriz: bu denge durumunda hiç bir değişiklik öngörülmüyorsa, taraflar barış yapmak zorunda kalacaklardır. Buna karşılık, bir değişiklik olasılığı varsa, bu taraflardan sadece birine yarayacak ve bu da ister istemez diğer tarafı harekete geçirecektir. Böylece denge düşüncesinin çarpışmanın durdurulmasını izah etmediğini ve daha elverişli bir fırsat kollamaktan başka bir anlama gelmediğini görmüş bulunuyoruz. Farzedelim ki, taraflardan biri olumlu bir amaç gütmektedir: barış sırasında yararlanmak için düşman eyaletlerinden birini ele geçirmeyi düşünmekte ve istemektedir. Bu eyalet işgal edildikten sonra, politik amacı gerçekleşmiş olacağından o taraf için artık hareketini sürdürmek zorunluluğu kalmayacaktır, istirahata çekilmek mümkün olacaktır. Eğer düşman onun bu başarısını tanımak istiyorsa barışa yanaşacaktır; yoksa kendisi harekete geçecektir. Belki de bir aylık bir süreden sonra daha iyi örgütlenmiş olacaktır; bu itibarla hareketini geciktirmek için yeterli bir nedeni var demektir.
      Bu andan itibaren artık insiyatif karşı tarafa geçmiş görünmektedir: yoksa yenilen taraf yeniden harekete geçmek için hazırlanmaya fırsat bulmuş, vakit kazanmış olacaktır. Elbette bütün bunları söylerken iki tarafın da olayları tam olarak bildiklerini kabul ediyoruz. [sayfa 56]
     
      14. Böylece askeri harekât işleri yeniden kızıştıran bir süreklilik kazanır.
     
      Eğer savaş harekâtında bu süreklilik mutlak bir gerçek olsaydı, herşey bir kez daha aşırılığa itilmiş olurdu. Bu sürekli eylem ihtirasları körükleyip ilkel güçlerin şiddetini artırdıktan başka, olaylar arasında zincirleme bir bağ kurar, neden-sonuç ilişkilerinin dışardan etkilenmesini önlerdi. Böylece her askeri hareket bir öncekinden daha önemli, dolayısıyla daha tehlikeli bir nitelik taşırdı.
      Oysa bilinen bir şeydir ki, askeri harekât, hiç bir zaman değilse bile ancak çok seyrek hallerde böyle bir süreklilik gösterir. Nitekim öyle savaşlar vardır ki, bunlarda hareket çok az bir yer tutar, durgunluk ve hareketsizlik ise çok daha ağır basar. Bunun her zaman için anormal bir durum olduğunu kabul etmeye imkan yoktur. Demek oluyor ki askeri harekâta ara vermek mümkündür ve bunda bir çelişki yoktur. Şimdi bunun gerçekten böyle olduğunu ve nedenlerin anlatmaya çalışacağız.
     
      15. İşin içine bir kutuplaşma ilkesi girmektedir.
     
      Başkomutanlardan birinin çıkarları ötekinin çıkarları ile aynı önemde ise, bunun gerçek bir kutuplaşmayı içerdiğini yukarda kabul etmiştik. İlerde bu ilkeye özel bir bölüm ayırmak istiyoruz. Ancak şimdiden bu konuda bir iki şey söylemeyi gerekli sayıyoruz.
      Kutuplaşma ilkesinin geçerli olabilmesi için, kutuplaşmanın aynı şeyi hedef alması, yani olumlu amaç ile karşıtı olan olumsuz amacın birbirini yok etmesi gerekir. Örneğin, bir muharebede taraflardan ikisi de kazanmak ister: işte gerçek bir kutuplaşma, çünkü taraflardan birinin zaferi ötekinin zaferini imkansız kılar. Buna karşılık, iki farklı şey söz konusu olup da aralarında sadece dışardan gelen ortak bir ilişki bulunuyorsa, bu kutuplaşma bu şeyin kendisine değil, aralarındaki ilişkilere ait bir kutuplaşma olur. [sayfa 57]
     
      16. Saldırı ve savunma başka başka nitelikte ve eşit olmayan güçte ayrı ayrı şeylerdir; onun için aralarında bir kutuplaşmadan söz edilemez.
     
      Tek bir savaş biçimi, yani sadece düşmanın saldırısı söz konusu olsaydı ve dolayısıyla savunma diye bir şey olmasaydı; diğer bir söyleyişle, saldırının savunmadan tek farkı birinde bulunup ötekinde bulunmayan olumlu amaçtan ibaret kalsaydı ve mücadele yöntemleri arasında bir fark bulunmasaydı, taraflardan birinin kazandığı üstünlük diğerinin aynı ölçüde bir dezavantajına tekabül eder ve gerçek bir kutuplaşma söz konusu olurdu.
      Ne var ki, savaş eylemi iki farklı biçim alır: saldırı ve savunma. İlerde pratik olarak kanıtlayacağımız gibi, bu ikisi son derece değişik ve aynı güçte olmayan şeylerdir. Bu itibarla, kutuplaşma saldırı ya da savunmanın kendisinde değil, her ikisinin ortak yanı olan kararda gösterir kendisini.
      Komutanlardan biri kararı geciktirmek isterse, diğeri onu çabuklaştırmak isteyecektir: tabii muharebe biçimi aynı olmak şartıyla. A'nın çıkarı düşmana savaş meydanında hemen saldırmayıp da dört hafta sonra saldırıya geçmekte ise, B'nin çıkarı dört hafta sonra değil, hemen saldırıya uğramaktadır. Burada dolaysız bir çelişki vardır. Fakat bu demek değildir ki B'nin A'ya hemen saldırmakta çıkarı vardır. Bunun bambaşka bir şey olduğu açıktır.
     
      17. Kutuplaşmanın etkisi çoğu zaman savunmanın saldırıya üstünlüğü karşısında kaybolur, ve işte bu savaş eyleminin ertelenmesini izah eder.
     
      İlerde göstereceğimiz gibi, savunma biçimi saldırı biçiminden daha kuvvetli ise, ortaya şu sorun çıkmaktadır: kararı ertelemenin taraflardan birine sağladığı üstünlük acaba savunma biçiminin diğer tarafa sağladığı üstünlük ayarında mıdır? Eğer değilse, zıddı olan bir şeyle bu üstünlüğünü telafi edemez ve savaş eyleminin ilerlemesini etkileyemez. Görülüyor ki, çıkarların kutuplaşmasından [sayfa 58] doğan itici güç, saldırı ve savunma güçleri arasındaki farkın içinde kaybolabilir ve böylece etkisiz bir hale gelebilir.
      Bu itibarla, içinde bulunduğu durum kendisinin lehinde olan taraf savunmanın avantajlarından vazgeçebilecek kadar kuvvetli değilse, kendisi için daha az parlak bir geleceği sineye çekmekten başka çaresi yoktur. Çünkü ne olacağı belli olmayan bir gelecekte bir savunma savaşı vermek, şimdi hemen saldırıya geçmekten ya da barış yapmaktan daha yararlı olabilir. Böylece savunmanın (doğru anlaşılmak şartıyla) üstünlüğünün çok büyük, sanıldığından çok daha büyük olduğuna kanaat getirdiğimiz takdirde, savaşta meydana gelen hareketsizlik dönemlerini çelişkiye düşmeden izah etmenin mümkün olduğunu görürüz. Harekete itici sebepler ne kadar zayıf olursa, saldırı ile savunma arasındaki fark onları o derece eritecek, nötralize edecek, ve dolayısıyla, tecrübenin de gösterdiği gibi, askeri harekât sık sık duraklayacaktır.
     
      18. İkinci bir neden durumun iyi bilinmemesidir.
     
      Ancak savaş harekâtının geçici olarak durdurabilecek olan bir neden daha vardır, o da durumun iyi bilinmemesidir. Her generalin ancak bir durum hakkında kesin bir bilgisi olabilir: Kendi durumu. Hasmının durumunu ancak doğruluğu kesin olarak belli olmayan raporlardan öğrenebilir. Böylece bir değerlendirme hatasına düşebilir ve bu hatanın sonucunda, gerçekte kendi elinde olan insiyatifin hasmında olduğunu sanabilir. Gerçi bu yanılgı mevsimsiz bir hareketsizliğe yol açabileceği kadar mevsimsiz bir harekete de yol açabilir ve bu itibarla askeri hareketin ne geciktirilmesine ne de çabuklaştırılmasına katkıda bulunur. Ama bu bilgi noksanlığına yine de savaş hareketini durduran doğal nedenlerden biri diye bakılmalı ve bunda her hangi bir çelişki görülmemelidir. Ancak, insan tabiatının gereği olarak, düşmanın gücünü küçümsemekten çok abartmaya yatkın olduğumuzu düşünecek [sayfa 59] olursak, durumu yeteri kadar bilmemenin askeri harekatı durdurmaya ve ilkesini değiştirmeye genellikle geniş ölçüde katkıda bulunduğunu kabul etmemiz gerekir.
      Bir ateşkes olanağı savaş hareketine yeni bir ılımlılık getirir. Onu zaman faktörü içinde yumuşatır, ilerlemesi tehlikesini frenler ve güçler dengesini yeniden kurmak olanaklarını artırır. Savaşı doğuran gerginlikler ne kadar büyük olursa, savaş ne kadar büyük bir enerjiyle yürütülürse, bu hareketsiz geçen dönemler o kadar kısa olur. Buna karşılık, düşmanca duygular ne kadar zayıfsa, bu dönemler o kadar uzar. Zira güçlü etkenler, enerjiyi tahrik eder ve bu da, bildiğimiz gibi, her zaman için güçlerimizin verimini artıran bir faktördür.
     
      19. Savaşta sık sık meydana gelen hareketsizlik dönemleri savaşı mutlak kavramından daha da uzaklaştırıp onu bir ihtimaller hesabı haline getirir.
     
      Öte yandan, askeri hareket ne kadar yavaş ilerlerse, hareketsizlik dönemleri ne kadar uzun ve sık olursa, bir hatayı düzeltmek o kadar kolay olur. Bu itibarla, bir general hesabında ne kadar cesur ve kararlı olursa, mutlak çizginin o kadar berisinde kalır ve tüm faaliyetlerini ihtimal hesapları ve varsayımlar üzerine kurar. Böylece, savaşın seyri ne kadar yavaş olursa, somut olayın niteliğinin gerektirdiği şeye, yani belirli şartlara dayalı ihtimaller hesabına o kadar çok zaman ayrılmış olur.
     
      20. Savaşı bir kumar haline getirmek için eksik olan tek şey tesadüf unsuru idi; oysa savaş tesadüfün en çok rol oynadığı faaliyet alanlarından, biridir.
     
      Bütün bunlar bize, savaşın objektif niteliğinin onu bir ihtimaller hesabına ne kadar benzettiğini göstermektedir. Şimdi bir unsur daha olsa, savaş bir kumar olur: tesadüf veya şans unsuru. Ve kuşkusuz bu unsur eksik değildir savaşın yapısında. Hatta denilebilir ki, başka hiç bir beşeri faaliyet alanı savaş kadar tam ve evrensel bir şekilde [sayfa 60] tesadüfe bağlı değildir. Kaza ve baht da, tesadüfle birlikte, savaşta büyük bir rol oynar.
     
      21. Savaş objektif niteliği ile olduğu kadar subjektif niteliği ile de kumara benzer.
     
      Şimdi de savaşın subjektif niteliğine bir göz atacak olursak, yani bir savaşı yürütmek için gerekli güçler üzerinde durursak, savaşın kumara benzediğini daha da açık bir şekilde görürüz. Tehlike savaş faaliyetlerinin başlıca unsurudur, savaş tehlike içinde cereyan eder; peki, tehlike ile karşı karşıya bulunan bir insanda aranılacak moral niteliklerin en üstünü hangisidir? Elbette cesaret. Oysa, cesaret ve ihtiyat, ruhun ayrı ayrı cephelerini yansıtan başka başka şeyler olmakla birlikte, pekala bir arada bulunabilirler. Öte yandan, yiğitlik, başarıya güven, cüret ve gözüpeklik cesaretin çeşitli görüntülerinden başka şeyler değildir, ve ruhun bütün bu eğilimleri doğal ortamları olan tesadüf unsurunu ararlar.
      Görüyoruz ki, daha başlangıçtan beri, savaşın mutlak, matematik unsuru, savaş sanatının ihtimal hesaplarına dayanak olabilecek sağlam bir temelden yoksundur. Bir sürü olanak ve olasılıklar, iyi ve kötü talih işin içine karışır, ve böylece savaş bütün öteki insan faaliyetlerinden daha çok bir kağıt oyununu andırır.
     
      22. Bu genellikle insan zihni ile en iyi bağdaşan bir unsurdur.
     
      İdrakimiz genellikle berraklığa ve kesinliğe yönelmiş olmakla birlikte, zihnimiz çok zaman kararsızlığı da sever. İdrakimiz, kendi bilincine bile varamadan, bütün tandık nesnelerin kendisine yabancı geldiği meçhul diyarlara varmak için felsefi araştırmanın ve mantıki (çıkarsamaların) istidlâllerin girintili çıkıntılı yolları içinden kendisine bir çıkış yolu arayacak yerde, hayal gücü sayesinde tesadüfler aleminde [sayfa 61] kalmayı tercih eder. Zorunluluğa ve çaresizliğe boyun eğmektense, olanaklar evreninde kanat çırpmayı yeğler. Korkusuz bir yüzücünün kendisini dalgaların kucağına atması gibi, cesaret ve kahramanlığın kanatlarında tehlikelere göğüs gerer.
      Teori onu orada bırakıp kendi kendisinden memnun bir halde mutlak sonuç ve kurallara doğru mu yönelmelidir? Bu takdirde teorinin bize hiç bir pratik yararı olmaz. Teori insan unsurunu hesaba katmalı ve cesarete, yiğitliğe, hatta cürete yer vermelidir. Savaş sanatı canlı ve moral güçlerle uğraşır; bu itibarla, hiç bir zaman mutlak ve kesin olana ulaşamaz. En küçük işlerde olduğu gibi, en büyük işlerde de daima arızi ve tesadüfi olana bir pay bırakmak gerekir. Bir yanda bu tesadüf faktörü bulunduğu gibi, öbür yanda cesaret ve kendine güven duygusu bulunmalı ve aradaki boşluğu doldurmalıdır. Cesaret ve kendine güven duygusu ne kadar büyükse, tesadüfe o kadar çok yer bırakılabilir. Görülüyor ki cesaret ve kendine güven savaş için son derece önemli unsurlardır. Bu itibarla, teori ancak bu en zorunlu ve en asıl askeri erdemlerin her çeşit ve derecesine olanak ve hareket serbestliği sağlayan yasalar koymalıdır. Yüreklilik, akıl ve hatta ihtiyattan bütün bütün yoksun değildir; ancak değer yargıları başka başkadır. [sayfa 62]
     
      23. Ancak savaş her zaman için ciddi bir amaca yönelen ciddi bir araçtır. Ek tanımlamalar.
     
      İşte savaş, işte onu yöneten komutan ve işte ona yön veren teori. Ancak savaş, ne sadece bir vakit geçirme ve eğlence, ne sadece tehlikeli girişimlere girme ve kazanma tutkusudur. Ne de gemi azıya almış bir coşkunun ürünüdür. Savaş ciddi bir amaca yönelik ciddi bir araçtır. Talihin türlü cilvelerinden gelen o tantanası ve göz kamaştırıcılığı, tutku, cesaret, hayal coşkudan gelen bütün o ürpertileri bu aracın sadece bir takım özellikleridir.
      Bir toplumun -tüm milletlerin ve özellikle uygar milletlerin- savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar. İşte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Ancak eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımına çağrılır çağrılmaz onun yerini alır, ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkan bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı. Nitekim, politika ile savaş yönetimi arasındaki ahenksizlik bu tür teorik ayırımlara yol açmaya görsün, mesele hep bu biçimde ele alınmıştır. Oysa, hiç de öyle değildir ve bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Yukarda gördüğümüz gibi, gerçek alemde savaş böyle bir defada gerilimi boşalan aşırı bir şey değildir; hep aynı biçimde ve aynı ölçüde gelişen güçlerin değil, kah atalet ve sürtünmenin karşısına çıkardığı direnmeyi yenecek dereceye çıkan, kah hiç bir etkisi olmayan güçlerin eseridir. Savaş bir bakıma şiddetin düzenli kalp atışlarına benzer, kısa veya uzun bir süre içinde gevşeyip gücünü yitirir. Diğer bir deyişle, amacına erken veya geç, ulaşır, fakat katettiği yol boyunca bu amacı şu veya bu yönde etkileyecek ve yol gösterici bir zekanın iradesine bağlı kalacak kadar sürer. Bu itibarla, savaşın politik bir amaçtan doğduğunu düşünecek olursak, bu amacın sonuna [sayfa 63] kadar ona yön vermesini doğal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, politik amaç zorba bir kanun koyucu değildir; elindeki araçların niteliğine uymak zorundadır ve bunun için de zaman zaman değişikliklere uğrar, fakat yine de ön plandaki yerini muhafaza eder. Böylece politika savaş eylemi ile iç içedir ve onun üzerinde savaşın patlayıcı güçlerinin elverdiği ölçüde sürekli bir etki icra etmekten geri kalmaz.
     
      24. Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir.
     
      Böylece savaşın sadece politik bir eylem olmakla kalmayıp gerçek bir politik araç, politik ilişkilerin bir devamı ve bunların başka araçlarla gerçekleştirilmesi olduğunu görüyoruz. Savaşın bütün özelliği kullandığı araçların özelliğinden ileri gelir. Genellikle savaş sanatı, ve somut olaylarda komutanlar, politikanın eğilim ve amaçlarının bu araçlarla uyuşmazlık halinde bulunmamasını isteyebilirler, ve bu istek elbette yabana atılamaz. Ancak bazı hallerde bu askeri isterler politik amaçlar üzerinde ne denli etkili olurlarsa olsunlar, bunları değişikliğe uğratmaktan ileri gidemeyeceklerini kabul etmek gerekir. Zira politik amaç, gaye, savaş ise bir araçtır, ve araç hiç bir zaman amaçtan ayrı olarak düşünülemez.
     
      25. Savaş niteliklerinde çeşitlilik.
     
      Savaş nedenleri ne kadar önemli ve güçlü olursa, milletin tüm varlığını o kadar derinden etkiler. Savaştan önceki gerginlik ne kadar şiddetli olursa, savaş mutlak ve soyut şekline o kadar yaklaşır; savaş düşmanın imhasına yöneldiği ölçüde, askeri amaçla politik amaç birleşir ve savaşın askeri niteliği politik niteliğine ağır basar. Buna savaş nedenleri ve gerginlik ne kadar önemsiz olursa savaş unsurunun doğal eğilimi olan şiddet eğilimi politik gereklere o kadar çok tabi olur, ve savaş doğal eğiliminden uzaklaştığı ölçüde, politik amaçla ideal bir [sayfa 64] savaşın amacı arasındaki fark keskinleşir ve savaş o ölçüde politik bir nitelik kazanmış olur.
      Ancak okuyucunun yanlış fikirlere kapılmaması için şu noktayı belirtmemiz gerekir ki, savaşın doğal eğiliminden söz ederken onun sadece felsefi eğilimini, salt mantığını düşünüyor, yoksa çatışmaya bilfiil katılmış güçlerin eğilimini, örneğin savaşçıların heyecan ve tutkularını hesaba katmıyoruz. Kuşkusuz bir çok hallerde bu duyguları öylesine kışkırtmak ve coşturmak mümkündür ki, onları artık politik çizgide tutabilmek güçleşir; ancak çoğu zaman böyle bir çelişki doğmaz, çünkü bu derece güçlü bir heyecan faktörünün varlığı onunla ahenk halinde bulunan büyük bir planın da varlığı demektir. Oysa, bu plan sadece önemsiz bir amaca yönelik bulundukça, kitlelerin duygusal güçleri de o ölçüde zayıf olur ve frenleyici bir etkiden çok itici bir etkiyi gerektirir.
     
      26. Tüm savaşlara politik eylemler gözü ile bakılabilir
     
      Asli konumuza dönelim: her ne kadar bazı savaşlarda politik unsurun hemen tamamen kaybolduğunu, diğer bazılarında ise ilk plana çıktığını ve ağır bastığını görmüş bulunuyorsak da, her iki savaş türünün de politik olduğunda kuşku yoktur. Çünkü politikaya şahıslaşmış Devletin zekası olarak bakacak olursak, politik gökyüzündeki hareketlerini hesaplamak zorunda bulunduğu tüm burçlar arasında, durumu belirleyen şartların niteliği gereği, birinci türden bir savaşın kaçınılmazlığı ihtimalinin de bulunabileceğini kabul etmemiz gerekir. Ancak politikadan genel durumun doğru olarak bilinip değerlendirilmesini değil de, kurnazlık, ikiyüzlülük, şiddete karşı olma, aşırı ihtiyatkârlık gibi tutumları anlıyorsak, o zaman haklı olarak ikinci tür savaşın bu geleneksel politika anlayışına daha uygun düştüğü sonucuna varabiliriz. [sayfa 65]
     
      27. Bu görüşün savaş tarihini daha iyi anlamamıza ve teorinin temellerine etkisi
     
      Demek ki, ilk gördüğümüz şey şu oluyor. Her türlü şartlar altında savaş bağımsız bir şey olmayip politik bir araçtır. Olaylara ancak bu açıdan baktığımız takdirdedir ki, tüm savaş tarihi ile çelişkiye düşmekten kurtulmuş oluruz. Büyük kitabın anahtarı bu görüştedir, yoksa okuduklarımızın içinden çıkamayız. İkinci olarak, bu bakış açısı bize savaşların birbirine benzemediklerini, tersine kendilerini doğuran etkenlerin ve şartların niteliğine göre çok değişik biçimlere büründüklerini göstermektedir.
      Bu itibarla, bir Devlet adamının, bir başkomutanın ilk, en önemli ve kader tayin edici yargısı, giriştiği savaşın türünü doğru olarak değerlendirmek ve böylece onu olmadığı bir şey yerine koymamak ve olamayacağı bir şey olmasını istememektir. Stratejik sorunların birincisi, en geniş kapsamlısı budur. Savaş planına ilişkin bölümde bu sorunu daha yakından incelemek fırsatını bulacağız.
      Şimdilik, araştırmalarımızı bu noktaya kadar getirmiş ve bu suretle savaşın ve teorisinin başlıca hangi açıdan ele alınması gerektiğini göstermiş olmakla yetinelim.
     
      28. Teori için sonuç
     
      Savaş, gördüğümüz gibi, her somut olayda niteliğini bir ölçüde değiştiren sahici bir bukalemun olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bir bütün olarak bakıldığında, belirgin eğilimleri bakımından üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır: bir yanda, niteliğinin özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda, savaşı ruhun özgür bir faaliyeti haline getiren ihtimal hesapları ve tesadüfler; son olarak da, savaşı salt akla bağlayan bağımlı bir politik araç kimliği.
      Bu üç, cephenin birincisi daha çok milleti, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü daha çok hükümeti ilgilendirir. Savaş içinde gemi azıya alan ihtiraslar halkların sinesinde önceden yer etmiş olmalıdır; ihtimaller [sayfa: 66] ve tesadüfler aleminde cesaret ve istidadın oynayacağı rolün önemi komutanın ve ordusunun özelliklerine bağlıdır, politik amaçlarla ilgili karara gelince, onu ancak hükümet alır.
      Birer kanun koyucuya benzeyen bu üç eğilim, derece farkları göstermelerine rağmen, konumuzun niteliğine derinden kök salmış durumdadırlar. Bunlardan bir tanesini hesaba katmak istemeyen, ya da bunların arasında keyfi bir ilişki kurmaya yönelen teori derhal gerçekle öyle bir çelişkiye düşer ki, sırf bu yüzden tüm değerini yitirir.
      Bu itibarla, bütün mesele teoriyi bu üç eğilim arasında, üç ayrı çekim merkezi arasında bulunuyormuş gibi, denge halinde tutmaktan ibarettir.
      Bu güç sorunu çözümlemek ne şekilde mümkün olabilir? Bu hususu savaş teorisine ilişkin kitapta incelemeye çalışacağız. Yukarda tanımlanan savaş kavramı, her halükarda, bize teorinin, gerçek temelini gösteren ve bunun başlıca unsurlarını meydana çıkarıp aralarında bir ayırım yapmamızı sağlayan ilk ışık demeti olacaktır.



BÖLÜM II
SAVAŞTA AMAÇ VE ARAÇLAR

 



      Bir önceki bölümde savaşın karmaşık ve değişken niteliğini saptadık. Şimdi de bu karmaşıklığın savaşın amaç ve araçlarına nasıl yansıdığını inceleyelim.
      İlk önce savaşın politik amacını gerçekleştirmek için nasıl bir hedefe yönelmesi gerektiğini kendi kendimize soracak olursak, bu askeri hedefin politik amaca ve savaş konjonktürüne göre değiştiğini görürüz.
      Bir kez daha saf savaş kavramından hareket edecek olursak, politik amacın ona yabancı olduğunu kabul etmek [sayfa: 67] zorunda kalırız. Zira savaş, düşmanı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet eylemi olduğuna göre, her şey her zaman için tek bir amaca, yani düşmanı yenmek, onu silahsızlandırmak amacına yönelecektir. İşte biz ilk önce, gerçeğin ışığı altında, mutlak kavramdan doğan fakat uygulamada da bir çok hallerde geçerli olan bu amacı incelemekle işe başlayacağız.
      Daha sonra, savaş planını ele alırken, bir Devleti silahsızlandırmaktan ne kastedildiğini inceleyeceğiz; bununla birlikte, daha ileri gitmeden, bir bütünün parçaları olan ve bütün ötekileri içine alan üç şeyi birbirinden ayırmamız gerekir. Bunlar: askeri güçler, ülke ve düşmanın iradesidir.
      Askeri güçlerin imha edilmesi gerekir; yani onları, savaşı sürdürmeye mecalleri kalmayacak bir hale getirmek gerekir. Bu vesile ile şu noktaya işaret edelim ki, bundan böyle, "düşmanın askeri güçlerinin imhası" deyimi bu anlamda kullanılacaktır.
      Arkasından ülkeyi fethetmek gerekir, yoksa yeni bir askeri güç meydana getirilebilir.
      Ancak bu iki şeyin tamamlanması dahi savaşın sonu, yani düşmanca duyguların, gerginliğin ve düşmana karşı girişilen harekâtın bitimi sayılmaz: bunun için düşmanın iradesinin de felce uğratılması, yani hükümetini ve müttefiklerini barışı imzalamaya ya da milleti teslim olmaya zorlamak gerekir. Çünkü ülkenin tamamı işgal edilmiş olsa bile ihtilaf ülke içinde ya da müttefiklerin çabasıyla ülke dışında yeniden patlak verebilir. Elbette bu barış imzalandıktan sonra da meydana gelebilir; ancak bu sadece bütün savaşların tam ve kesin bir uzlaşma ile sonuçlanmadığını göstermeye yarar. Fakat bu takdirde bile, barışın imzalanması ile için için yanabilecek olan kıvılcımlar söndürülmüş ve gerginlik gevşemiş olur; çünkü barıştan yana olanlar —ki bunlar bütün milletlerde ve her türlü şartlar altında çoğunluğu teşkil ederler— direnme fikrinden tamamen yüz çevirirler. Her ne olursa olsun, barış [sayfa 68] ile savaşın amacını gerçekleşmiş ve savaşı son bulmuş saymak yerinde olur.
      Yukarda saydığımız üç unsurdan askeri güçler ülkeyi savunmak görevini yüklendiklerine göre, birinci planda bunların imha edilmesi doğaldır; ondan sonra ülkenin işgaline sıra gelir; bu iki başarının gerçekleştirilmesinden sonra, ve elimizde kalan güçlerin hala elverişli olması halindedir ki, düşman barışı imzalamak zorunda kalır. Düşman askeri güçlerinin imhası genellikle kademeli olarak gerçekleştirilir ve hemen arkasından da ülkenin işgali aynı tempo ile bunu izler. Bu ikisi arasında yine genellikle karşılıklı bir etki ve tepki görülür: eyaletlerin giderek kaybedilmesi askeri güçlerin zayıflamasını hızlandırır. Fakat bu hiç de zorunlu bir sıra değildir ve onun için de her zaman izlenmez. Düşman kuvvetleri, henüz hissedilir derecede zayıflamadan ülkenin öteki ucuna ve hatta doğrudan doğruya yabancı bir ülkenin topraklarına çekilebilirler. Bu durumda ülkenin büyük bir kısmı, belki de tamamı işgal edilmiş olur.
      Bununla birlikte, soyut anlamda savaşın bu amacı, politik amacı gerçekleştirmenin bu nihai aracı, yani düşmanın silahsızlandırılması, uygulamada her zaman gerçekleşmediği gibi barışın zorunlu bir şartı da değildir. Bu itibarla teoride bir kanun olarak ortaya konulamaz. Taraflardan birinin henüz silahtan tecrit edilmiş sayılamayacağı bir sırada, hatta güçler dengesinin hissedilir derecede bozulmasından önce yapılmış barış anlaşmalarının sayısız örnekleri vardır. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, gerçek olayları incelediğimizde düşmanın yenilgisinin bir hayalden ibaret bulunduğu pek çok haller vardır, ve düşmanın su götürmez bir üstünlüğe sahip bulunması hali bunların başında gelir.
      Soyut kavramından çıkardığımız savaş amacının her zaman gerçek savaş ile bağdaşmamasının nedeni, bundan önceki bölümde gösterdiğimiz gibi, bu ikisi arasındaki farka dayanır. Soyut savaş kavramına göre, güçleri arasında belirgin bir eşitsizlik bulunan Devletler arasında savaş [sayfa 69] bir saçmalık, dolayısıyla bir imkansızlık olarak görünür. Fizik güçler arasındaki eşitsizlik manevi güçlerle bir karşı denge yaratabilecek düzeyi geçmemelidir; oysa Avrupanın bugünkü sosyal koşulları göz önüne alındığında bunun pek mümkün olmadığı görülür. Eşitsiz güçlere sahip devletler arasında zaman zaman savaşlar olmuşsa, bunun nedenini, savaşın gerçek alemde teorik savaş kavramından çok uzaklaştığında aramamız gerekir.
      Pratikte iki şey direnme imkansızlığının yerini tutabilir ve barış nedenleri yaratabilir. Birincisi, başarının muhtemel bulunmaması, ikincisi bunun için ödenmesi gereken bedelin pahalılığıdır.
      Bundan önceki bölümde gördüğümüz gibi, savaş mantıki zorunluluğun katı yasalarından kendisini kurtarmalı, olasılıklar hesabına bel bağlamalıdır. Savaşı yaratmış olan koşullar bu hesaba ne kadar elverişli ise, yani savaş etkenleri ve gerginlikler ne kadar zayıfsa, bu o derece daha doğrudur. Böyle olunca da, bizzat bu olasılıklar hesabının bir barış nedeni olabileceği kolayca görülür. Bu itibarla, taraflardan biri yok oluncaya kadar dövüşmek her zaman şart değildir; etkenlerin ve gerginliklerin çok zayıf olduğu öyle bir durum düşünülebilir ki, en küçük bir olasılık bile ondan zarar görecek olan tarafı teslim olmaya zorlayabilir. Oysa, öteki taraf bundan peşin olarak emin olduğu takdirde, düşmanı tümden yok etme yolunu denemeye kalkışmadan bu olasılıktan yararlanmak için çaba harcaması doğaldır.
      Barış yapma kararını daha da büyük bir ağırlıkla etkileyen bir mülahaza, şimdiye kadar harcanmış olan ve daha da harcanması gereken gücün hesabıdır. Savaş kör bir tutkunun yarattığı bir eylem değil de, politik bir amacın hükmettiği bir eylem olduğuna göre, bu amacın değeri gerçekleştirilmesi için göze alınacak fedakarlıkların ölçüsünü tayin edecektir. Bu, fedakarlıkların genişliği kadar süresi için de söz konusudur. Harcanan güçler politik amacın değerini aştığı anda, amaçtan vazgeçmek ve barışı imzalamak gerekecektir.[sayfa 70]
      Bu da göstermektedir ki, taraflardan birinin diğerini tamamen silahsızlandırmaya gücü yetmediği savaşlarda, barış nedenleri, gelecekteki barış olasılığına ve bunun için harcanması gereken güçlerin niceliğine göre, her iki tarafta da belirecek veya kaybolacaktır. Bu nedenler iki taraf için de aynı ağırlığı taşıdıkları takdirde, taraflardan her biri istediğinin ancak yarısını elde edebilecek, yani taraflar politik uzlaşmazlıklarının yarı yolunda buluşacaklardır. Bir yandan kazandıkları gücü öbür yandan kaybedeceklerdir. Bunların toplam sayısı yeterli ise, barış sağlanmış olacaktır: tabii, barış isteme nedeni daha zayıf olan tarafın yararına.
      Şimdilik, politik amacın müspet veya menfi niteliğinin pratikte yaratacağı farkı isteyerek bir yana bırakıyoruz. İlerde belirteceğimiz gibi, bunun büyük bir önemi bulunmakla birlikte, burada daha geniş bir görüş açısı ile yetinmek zorundayız, çünkü başlangıçtaki politik amaçlar savaş sırasında bir çok değişikliklere uğrayabilir ve sonunda büsbütün başkalaşabilirler. Bunun da nedeni, bu amaçların bir ölçüde elde edilen başarıya ve muhtemel sonuçlara bağlı bulunmalarıdır.
      Başarı ihtimali üzerinde ne şekilde etki yapılabilir? Şimdi karşımıza bu sorun çıkmaktadır. Doğal olarak, başta düşmanı yenmemize yarayan araçlarla, yani askeri güçlerinin imhası ve eyaletlerinin fethi ile. Ancak bu iki araç burada ilk amaca hizmet bakımından taşıdıkları önemi taşımazlar. Düşman güçlerine karşı yöneltilen saldırı, niyetimiz bu güçleri tümden imha edinceye kadar ilk darbemizi bir dizi başka darbelerle izlemek mi, yoksa düşmanın kendine güvenini sarsmak ve üstünlüğümüzü ona kabul ettirerek geleceğinden endişe duymasını sağlamak mı olduğuna göre, değişik şekiller alacaktır. Eğer niyetimiz bu ikincisi ise, silahlı kuvvetlerinin imhasına biçeceğimiz paha bu ihtiyacın sınırlarını aşmayacaktır. Aynı şekilde, düşmanın bozguna uğratılmasını hedef almadığı takdirde, eyaletlerin fethi de çok başka bir biçim alacaktır. Eğer istediğimiz bu bozgunu sağlamaksa, en etkin eylem [sayfa 71] düşman kaynaklarının imhası olacak ve eyaletlerinin fethi bunun sadece bir sonucu olmak niteliğini taşıyacaktır. Düşman kuvvetleri bozguna uğratılmadıkça eyaletlerinin fethi hiç bir işe yaramayacak, hatta zararlı olacaktır. Buna karşılık, düşman kuvvetlerini yenilgiye uğratmak istemediğimiz, ve düşmanın da kaderi tayin edecek kanlı bir savaşı istemek şöyle dursun, tersine bundan çekindiğine inandığımız takdirde, savunması zayıf ya da hiç savunmasız bir eyaleti ele geçirmek tek başına bir avantaj teşkil edecek, savaşın genel sonucu bakımından düşmanda kuşkular yarattığı ölçüde barışa doğru daha kısa bir yol sayılabilecektir.
      Şimdi de, düşmanın silahlı kuvvetlerini bozguna uğratmadan başarı ihtimali üzerinde etki yarabilecek bir başka özel araç, yani politika ile doğrudan doğruya ilintili operasyonlar üzerinde duracağız. Eğer düşmanın ittifaklarını bozacak veya onları işlemez duruma getirecek, kendimiz için ise yeni müttefikler kazanacak, lehimize politik faaliyetler yaratacak bir takım harekâta girişebiliyorsak, bunların başarı ihtimalini ne derece arttıracağı ve bizi amacımıza, düşmanın silahlı kuvvetlerini yenilgiye uğratılmasına oranla çok daha kısa bir yoldan ulaştıracağı kolaylıkla görülür.
      İkinci sorun, düşmanın kuvvetlerini harcaması üzerinde ne şekilde etki yapabileceğimiz, yani başarısını nasıl daha pahalıya ödetebileceğimizdir.
      Düşmanın kuvvetlerini harcaması, kuvvetlerinin yıpranması, dolayısıyla bizim tarafımızdan tahribi, ve eyaletlerinin kaybı, yani bunların bizim tarafımızdan fethi demektir.
      Sorunu daha derinlemesine inceleyecek olursak, bu iki aracın anlamının aynı olmadığını, yöneldikleri amaca göre değişik bir niteliğe büründüğünü görürüz. Genellikle bu farkın az olması bizi aldatmamalıdır, çünkü tatbikatta, savaş etkenleri zayıfsa, en küçük nüanslar bile bizi şu veya bu yönde bir güç uygulamasına itecektir. Şimdilik, belirli koşullar altında amaca başka yollardan da [sayfa 72] varılabileceğini, bunun ne bir iç çelişki, ne bir saçmalık, hatta ne de bir hata teşkil etmeyeceğini göstermek bizim için yeterlidir.
      Bu iki aracın dışında, düşman kuvvetlerinin israfını artırmanın üç yolu daha vardır. Birincisi istila, yani düşman topraklarını, onları muhafaza etmek niyetiyle değil de, vergi salma ya da gerekiyorsa yakıp yıkmak için işgal etmektir. Burada ilk hedef ne düşman topraklarını işgal etmek, ne de silahlı kuvvetlerini yok etmektir, sadece ona genel bir zarar vermektir. İkinci yol düşmanın zayıf noktalarını seçmek, ona mümkün olduğu kadar çok hasar vermektir. Çabalarımızı yöneltebileceğimiz bu iki ayrı biçimi anlamak çok kolaydır: birinde hedef düşmanı yenmektir, ötekinde ise böyle bir şey söz konusu değildir ve buna imkan da yoktur. Buna göre, yukardaki yöntemlerden birini ya da öbürünü seçeriz. Amiyane tabiriyle, birincisine askeri yöntem, ikincisine politik yöntem de diyebiliriz. Yani birinde askeri mülâhazalar, ikincisinde politik mülâhazalar ağır basar. Ama olaylara daha yüksek bir düzeyden baktığımızda, her iki yöntemin de askeri nitelikte olduğunu ve her birinin ancak verilen duruma tekabül ettiği ölçüde amaca uygun düştüğünü görürüz. Uygulandığı hallerin sayısı bakımından diğer ikisinden de daha önemli olan üçüncü yol ise düşmanın yıpratılmasıdır. Bu terimi sadece bir tanımlama yapmış olmak için değil, konumuzun gerçekten tam bir tarifini yaptığı ve ilk bakışta sanıldığı kadar mecazi olmadığı için kullanıyoruz. Muharebede yıpranmak kavramı, uzun süren bir harekât aracılığı ile düşmanın maddi kuvvetlerinin ve iradesinin giderek tükenmesi anlamına gelir.
      Ancak mücadeleye düşmandan daha uzun süre dayanmak istiyorsak, mümkün olduğu kadar mütevazi amaçlarla yetinmek gerekir, çünkü işin niteliği gereği önemli bir hedef önemsiz bir hedefe göre daha büyük ölçüde kuvvet harcamasını gerektirir. Saptanabilecek en küçük hedef ise sadece direnmektir, yani olumlu bir amacı olmayan bir mücadeleye girmektir. Bu durumda, [sayfa 73] nispeten kuvvetli araçlara sahip olduğumuz ölçüde, sonuca daha emin bir şekilde ulaşmamız sağlanmış olacaktır. Ancak bu salt olumsuz (menfi) yolda nereye kadar gidebiliriz? Elbette tam bir hareketsizliğe kadar değil, çünkü sadece dayanmak muharebe etmek değildir. Direnme, düşman kuvvetlerinin, düşmanı niyetinden vazgeçirmeye yetecek kadar bir kısmını yok etmeye dönük bir faaliyettir. İşte eylemlerimizden her biriyle amaçladığımız şey bundan ibarettir ve niyetimizin menfi karakteri de burada yatar.
      Tek bir harekette yansıyan bu menfi niyet kuşkusuz, başarıya ulaşması şartıyla, aynı hedefe yöneltilecek müspet bir hareket kadar etkili değildir. Ancak menfi hareketin üstünlüğü şuradadır ki, müspet harekete oranla başarı şansı daha fazladır ve dolayısıyla daha garantilidir. Tek bir eylem oluşu nedeniyle etkinlik yönünden kaybettiğini zaman aracılığı ile, yani mücadelenin sürdürülmesiyle telâfi etmelidir. Böylece, salt direnmenin temel ilkesini oluşturan bu menfi niyet aynı zamanda mücadeleye düşmandan daha uzun süre dayanmanın, yani onu yıpratmanın doğal bir aracıdır.
      İşte saldırı ile savunma arasındaki farkın, savaş sorununa hükmeden bu temel farkın kaynağı buradadır...
      Demek oluyor ki, eğer menfi amaç, yani bütün kaynaklarımızın sadece savunma için seferber edilmesi, mücadelede üstünlük sağlıyorsa, ve bu üstünlük düşmanın ilerdeki muhtemel hâkimiyetini dengeleyecek kadar büyükse, o zaman mücadelenin sadece süresi düşmanı yavaş yavaş yıpratmamıza ve politik amacının artık yeterli bir etken teşkil etmeyeceği bir noktaya, yani [sayfa 74] mücadeleyi terketmek zorunda kalacağı noktaya getirmemize yetecektir. Görülüyor ki, bu yöntem, yani düşmanı yıpratmak yöntemi, zayıfın kuvvetliye direnmesini gerektiren pek çok halleri içermektedir.
      Yedi Yıl Savaşları boyunca, Büyük Frederik hiç bir zaman Avusturya monarşisini yenmek durumunda değildi, ve eğer XII. Şarl'a öykünerek bunu yapmaya kalkışmış olsaydı mutlaka bozguna uğrardı. Fakat kuvvet tasarrufu ilkesini ustalıkla uygulamış olması sayesinde, yedi yıllık savaş süresince kendisine karşı birleşmiş olan devletlere harcadıkları kuvvetlerin başlangıçta tahmin ettiklerinin çok üstünde olduğunu gösterince, bunlar barış imzalamak zorunda kalmışlardır.
      Görülüyor ki, insanın amacını gerçekleştirmesinin bir çok yolları vardır ve savaşta düşmanın mutlaka bozguna uğratılması şart değildir. Düşman silahlı kuvvetlerinin imhası, eyaletlerin fethi, bunların sadece işgali ya da istilası, doğrudan doğruya politik ilişkileri hedef alan girişimler ve nihayet düşmanın saldırısını pasif olarak beklemek, bütün bunlar düşman iradesini kırmak için kullanılabilecek araçlardır ve bunlardan birini veya diğerini seçmek durumun özelliklerine bağlıdır. Bütün bunlara, amaca götüren yolu kısaltan ve ad hominem argümanlar diye niteleyebileceğimiz bir dizi başka araçları da ekleyebiliriz. Bütün maddi şartlara meydan okuyan kişilik pırıltılarının bulunmadığı bir beşeri faaliyet alanı tasavvur edilebilir mi? Hele savaşta bunlara çok sık rastlanır, çünkü muhariplerin kişiliği gerek Kabinede, gerekse savaş meydanında çok önemli bir rol oynak. Buna işaret etmekle yetiniyoruz, çünkü bunları sınıflandırmaya kalkmak bilgiçlik taslamak olur. Fakat bütün bunları göz önüne aldığımız takdirde, amaca ulaşmanın sonsuz yolları bulunduğunu söyleyebiliriz.
      Bu çeşitli kestirme yolların değerini küçümsememek, bunları seyrek birer istisna saymamak ya da savaşın [sayfa 75] yürütülmesini pek etkilemediklerini iddia etmemek için, bur savaşa yol açabilecek politik nedenlerin çeşitliliğini düşünmek ya da bir Devletin politik varlığını sürdürmek için girişilen bir ölüm kalım savaşı ile zoraki veya sallantıda bir ittifakın nahoş bir görev haline getirdiği bir savaş arasındaki farkı gözönünde bulundurmak yeter. Bu ikisi arasında sayısız derecelere raslanır uygulamada. Eğer teori bu derecelerden sadece bir tanesini reddediyorsa, haklı olarak bunların tümünü reddedebiliriz, fakat bu gerçek dünyaya gözümüzü kapamaktan başka bir şey olmaz.
      Savaşta güdülecek amaca ilişkin sorunlar bunlardır; şimdi de araçlara geçelim.
      Tek bir araç vardır: muharebe. Biçimi ne kadar değişik olursa olsun, yakın dövüşte görülen kaba bir nefret ve kin boşalmasından ne kadar farklı olursa olsun, gerçek muharebe ile ilgisi olmayan ne kadar unsur işe karışırsa karışsın, yine de kendini gösteren tüm etkilerin kaynağı muharebedir ve bu savaş kavramının bir gereğidir.
      En değişik durumlarda ve en karmaşık gerçek içinde bile bunun böyle olduğunu çok basit bir şekilde kanıtlayabiliriz. Savaşta her şey kuvvetler aracılığı ile yapılır; askeri kuvvetlere, yani silahlı insanlara başvurduğumuz andan itibaren de, muharebe fikri her şeyin kaynağı olmak zorundadır.
      Dolayısıyla, askeri kuvvetlere ilişkin olan her şey, yani bunların teşkiline ve kullanılmasına ilişkin ne varsa, hepsi savaş faaliyetinin kapsamına girer.
      Askeri kuvvetlerin teşkili ve bakımı sadece araçlardır, bunların kullanılması ise amaçtır.
      Savaşta muharebe sadece iki kişi arasında bir çarpışma değildir, bir çok parçalara ayrılan örgütlenmiş bir bütündür. Bu geniş bütün içinde iki çeşit birliği ayırt edebiliriz: bunlardan birini özne, diğerini nesne belirler. Bir orduda muharipler topluluğu daima yeni birlikler halinde guruplaşır ve bunlar da daha yüksek bir kademenin üyeleri olurlar. Bu üyelerden her birinin muharebesi de [sayfa 76] ayrı bir birlik oluşturur. Bundan başka, muharebenin amacı ve dolayısıyla konusu da kendi başına bir birlik teşkil eder.
      Muharebede görülen bu birliklerden her birine çarpışma adı verilir.
      Muharebe fikri her silahlı kuvvet uygulamasının temelini teşkil ettiğine göre, genel olarak silahlı kuvvetlerin kullanılması, belirli sayıda çarpışmaların kararlaştırılmasından ve düzenlenmesinden başka bir şey değildir.
      Demek oluyor ki, her askeri faaliyet doğrudan doğruya veya dolaylı olarak çarpışma ile ilgilidir. Asker sadece uygun zamanda ve uygun yerde çarpışmak için orduya alınır, giydirilir, silahlandırılır, eğitilir, uyur, yer, içer ve yürür.
      Dolayısıyla, askeri faaliyetin bütün unsurları çarpışmada toplandığına göre, çarpışmaları hazırlamakla bunların hepsini kavramış oluruz. Sonucu tayin eden sadece bu hazırlıklar ve onların uygulanmasıdır, yoksa daha önce mevcut olan şartlar değil. Çarpışmada ise bütün faaliyetlerin hedefi düşmanı, daha doğrusu çarpışma yeteneğinin yok edilmesidir, çünkü çarpışmanın bizzat kavramı bunu gerektirir. Bu nedenle, düşmanın silahlı kuvvetlerinin imhası her zaman çarpışmanın amacını gerçekleştirmenin aracıdır.
      Bu amaç sadece düşman kuvvetlerinin imhası olabileceği gibi, her zaman öyle olmayabilir de. Tamamen farklı bir amaç da pekala söz konusu olabilir. Örneğin, yukarda göstermiş olduğumuz gibi, düşmanın imhası politik amacı gerçekleştirmenin tek aracı olmadığı, savaşın başka bir amacı bulunduğu hallerde, bunlar da özel savaş hareketlerinin ve dolayısıyla çarpışmanın amacı olabilirler.
      Bununla birlikte, tali hareketler olarak düşman silahlı kuvvetlerinin imhasına yönelik çarpışmaların bile ilk hedefi bu kuvvetlerin imhası olmayabilir. [sayfa 77]
      Büyük bir silahlı kuvvetin karmaşık kuruluşunu, harekete geçme zamanında ortaya çıkan ayrıntıların sayısını düşünecek olursak, böyle bir kuvvetin girişeceği muharebenin de birbirine bağlı parçalardan oluşan karmaşık bir yapıya sahip olacağını anlarız. Bu parçalardan her birinde öyle bazı amaçlar ortaya çıkabilir ve çıkar ki, bunların hiç biri düşman silahlı kuvvetlerinin imhasına dönük olmaz, bu nihai hedefe sadece dolaylı olarak katkıda bulunur. Bir tabur düşmanı bir tepeden ya da bir köprüden püskürtmek emrini almışsa, bu mevkiin işgali genellikle gerçek amacı oluşturur, düşman kuvvetlerinin imhası ise sadece bir araç veya ikinci derecede önemli bir sorun olur. Düşmanı söküp atmak için sadece bir gösteriş taarruzu yeterli ise, amaç yine elde edilmiş olur. Fakat genellikle bu tepe veya bu köprü ancak düşman silahlı kuvvetlerine daha çok kayıp verdirmek için işgal edilmiş olacaktır. Muharebe alanında durum bu olduğuna göre, sadece iki ordunun değil, Devletlerin, milletlerin ve ülkelerin karşı karşıya geldikleri savaş sahnesinin tümü üzerinde de durum aynı olacaktır. Burada ilişkilerin ve dolayısıyla mümkün tertiplerin sayısı geniş ölçüde arttırılmalı, daha çok ve değişik tedbirler alınmalı, daha çok ve değişik tertipler alınmalıdır; hepsi birbirine bağlı olan amaçların derecelendirilmesi yolu ile ilk kullanılan araç nihai hedeften daha da uzaklaşmış olur.
      Görülüyor ki, bir muharebenin amacı bir çok nedenlerle düşman kuvvetlerinin, yani karşımızdaki kuvvetlerin imhası olmayabilir, bu takdirde düşman kuvvetlerinin imhası sadece bir araçtır. Ancak bütün bu gibi hallerde düşman kuvvetlerini imha etmenin artık fazla bir önemi yoktur, çünkü çarpışma artık bir kuvvet denemesinden başka bir şey değildir. Kendi başına bir değeri yoktur, önemli olan sadece doğurduğu sonuçlardır.
      Ancak büyük bir kuvvet eşitsizliği halinde, basit bir gözlem bunun derecesini gösterebilir. Böyle bir durumda çarpışma olmaz ve zayıf olan taraf derhal boyun eğer.
      Çarpışmalar her zaman onlara katılan düşman [sayfa 78] kuvvetlerinin imhasını hedef almadığına ve bu hedef çoğu zaman çarpışma olmadan sadece sonucunun ve şartlarının önceden tahmini suretiyle gerçekleştirilebileceğine göre, gerçek bir çarpışmanın dikkate değer bir rol oynamadığı seferlerin faal bir şekilde sürdürülebileceğini düşünmek, pekala mümkündür.
      Askerilik tarihinden alınmış yüzlerce örnek bunu kanıtlar. Bu gibi hallerde elde edilen kansız sonucun haklı gösterilip gösterilemeyeceği, yani bir çelişkinin söz konusu olup olmadığı, ayrıca bu şekilde kazanılan şöhretlerin eleştiriye dayanıp dayanamayacağı ise ayrı sorunlar olup bunlar hakkında burada bir hüküm vermek istemiyoruz. Şimdilik amacımız sadece olayların bu şekilde seyredebileceğini göstermekten ibarettir.
      Savaşta bir tek araç vardır, o da muharebedir. Ancak uygulanma biçimlerinin çokluğu bizi amaçların çokluğu ile orantılı çeşitli yollara sürüklemekte ve tek bir adım olsun ilerlemediğimiz izlenimini vermektedir. Fakat durum hiç de öyle değildir, çünkü aracın tek oluşu, gözle izlenebilir bir iplik gibi tüm askeri faaliyet dokusunun içinden geçmekte ve onu bir arada tutmaktadır.
      Yukarda düşman kuvvetlerinin imhasının savaşın güdeceği amaçlardan biri olabileceğini görmüş, ancak bu amacın diğer amaçlara kıyasla önemi konusunda bir şey söylememiştik. Somut olaylar da bu koşullara bağlı olacaktır; genel prensip olarak değerlendirilmesini ise yapmadık. Şimdi bir kez daha önemini kabul etmek zorunda olduğumuz bu konuya dönelim.
      Muharebe savaşta tek etkili faaliyettir; muharebede, karşımızdaki düşman kuvvetlerinin imhası bizi amacımıza ulaştıracak olan araçtır. Muharebe fiilen vuku bulmasa bile bu böyledir; çünkü bu takdirde karar, her halükarda bu imhanın muhakkak sonucu olduğu varsayımına dayanacaktır. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz ki, düşman kuvvetlerinin imhası bütün savaş harekâtlarının kilit noktası, temel taşıdır; bir kemerin istinat noktalarına dayanması gibi, savaşta bütün tertipler, bütün kombinezonlar bu [sayfa 79] nihai hedefe dayanır. Bu itibarla tüm harekât, silah zoru ile elde edilecek sonucun, bu sonuç gerçekten elde edildiği takdirde olumlu bir sonuç olacağı varsayımına dayanır. Silah zoru ile elde edilecek bir sonuç, ister küçük ister büyük olsun, bütün savaş operasyonlarında, senetli alış verişlerde nakdi ödemenin yerini tutar. Bu ilişkiler ne kadar aralıklı olursa olsun, ödeme ne kadar seyrek yapılırsa yapılsın, yine de ara sıra hesap görülecektir.
      Silah zoru ile elde edilen sonuç bütün düzenlerin temeli olduğuna göre, düşmanımız silah zoru ile elde edeceği talihli bir sonuçla bizim tertiplerimizi bozabilir ve bunun için mutlaka tertiplerimizden birinin dayandığı muharebeyi kazanması şart olmayıp yeteri kadar önemli olmak şartıyla her hangi başka bir muharebeyi kazanması da yeterlidir. Çünkü silah zoru ile elde edilecek her önemli sonuç —yani düşman kuvvetlerinin her imhası— aynı düzeye gelmek eğilimi gösteren sıvılar örneği, daha önceki sonuçları etkiler.
      Düşman kuvvetlerinin imhası böylece, bütün diğer araçların önünde silinip süpürüldüğü en üstün ve en etkili bir araç olarak görünmektedir.
      Bununla birlikte, ancak bütün öteki alanlarda tam bir eşitlik bulunduğu farzedilen hallerde düşman kuvvetlerinin imhasına büyük bir etki atfedilebilir. Düşüncesizce ve baştan kara bir saldırının mutlaka maharet ve tedbirin üstesinden geleceğini sanmak büyük bir yanılgı olur. Beceriksiz bir saldırı düşman kuvvetlerinin değil, kendi kuvvetlerimizin imhasına yol açar, bu da herhalde bizim istediğimiz şey değildir. Üstün etkinlik araca değil, amaca aittir ve biz sadece gerçekleştirilmiş bir amacın etkisini bir başka amacın etkisi ile kıyaslıyoruz.
      Şunu da özellikle belirtmemiz gerekir ki, düşmanın muharebe gücünden bahsederken, bu kavramı, sadece maddi kuvvete hasretmek zorunda değiliz. Tersine moral güç de bunun kapsamına girer, çünkü aslında [sayfa 80] bunlar en küçük ayrıntılara varıncaya kadar iç içedir ve ikisini birbirinden ayırmaya imkan yoktur. Büyük bir imha hareketinin (büyük bir zaferin) silah zoru ile elde edilecek bütün öteki sonuçlara etkisinden bahsettik; işte tabir caizse akıcı olan bu moral unsurdur ki, bütün parçalara daha kolaylıkla yayılır. Düşman kuvvetlerinin imhası bütün diğer araçlardan daha büyük bir değer taşır, ama bir de bunların riski ve bedeli vardır, ve bazan bunlardan kaçınmak için başka vasıtalara başvurmak zorunda kalırız.
      Kullanılan araçların pahalıya mal olması doğaldır, çünkü öteki faktörlerin eşitliği halinde, amacımız düşman kuvvetlerinin imhasına yöneldiği ölçüde kendi kuvvetlerimizin harcanması o kadar büyük olacaktır.
      Bunun riski, başarısızlık halinde aradığımız ve özlediğimiz daha büyük etkinin geri tepmesi ve büyük sakıncalar doğurmasıdır.
      Bu bakımdan öteki yöntemler başarıya ulaştıklarında daha az pahalıya mal oldukları gibi, başarısızlık halinde de daha az risklidirler. Tabi bu şartla ki, karşılaşma benzer yöntemler arasında olsun, yani düşman da bizim kullandığımız yöntemleri kullansın. Çünkü düşman silah zoru ile kesin sonuca gitmek yolunu seçtiği takdirde, kendi yöntemlerimizi de ister istemez düşmanınkine uyacak şekilde değiştirmek zorunda kalırız. O zaman herşey imha hareketinin sonucuna bağlı kalacaktır; oysa, yine bütün diğer faktörlerin eşit olması halinde, bu durumun her bakımdan zararımıza olacağı açıktır, çünkü bizim amaç ve araçlarımız, düşmanın amaç ve araçlarından farklı olarak, kısmen başka sonuçlara yönelmiştir. Biri diğerinin parçası olmayan iki farklı amaç karşılıklı olarak birbirini ifna eder ve bunlardan birini gerçekleştirmek için kullanılan kuvvet aynı zamanda diğerine de hizmet edemez. Bu nedenle, hasım taraflardan biri silah zoru ile kesin sonuca gitmeye karar vermişse, başarı şansı, diğer tarafın aynı yolu seçmeyip başka bir amaca yöneldiğinden emin olduğu ölçüde daha büyük olacaktır. Bu başka [sayfa: 81] amaçlardan birini seçen taraf, normal olarak, bunun ancak hasmının da kesin sonuca gitmeye kendisi kadar isteksiz olduğunu tahmin ettiği takdirde yapacaktır.
      Ancak başka bir yöne tevcih edilmiş niyet ve kuvvetlerden söz ettiğimiz zaman, sadece düşman kuvvetlerinin imhası dışında kalan diğer müspet hedefleri kastediyoruz, yoksa düşman kuvvetlerini harcamak için başvurulabilecek salt direnmeyi değil. Salt direnmede müspet amaç eksiktir; bu itibarla kuvvetlerimizin başka amaçlara yönelmesine imkan yoktur, düşmanın niyetlerini bozmakla yetinmek zorundadır.
      Şimdi de düşman kuvvetlerinin imhasının menfi yönüne, yani kendi kuvvetlerimizin korunmasına eğilmek gerekiyor. Bunlar, birbirini etkiledikleri için, tek ve aynı niyetin birbirini tamamlayan parçalarıdırlar ve bunlardan birinin ya da diğerinin üstünlüğünün yaratacağı etkiyi incelemek yeterli olacaktır. Düşman kuvvetlerini imha etmek iradesi müspet amaca yönelir ve son ereği düşmanın yenilgisi olan müspet sonuçlar doğurur. Kendi kuvvetlerimizin korunmasındaki amaç ise menfidir, ve bu itibarla düşmanın niyetlerini neticesiz bırakmaya, yani düşmanı yıpratmak için hareketin süresini uzatmaktan başka bir amacı olmayan salt direnmeye yönelir. Müspet amacın harekete geçirdiği çaba imha hareketlerine yol açar; menfi amacın harekete geçirdiği çaba bu hareketi beklemekle yetinir.
      Bu bekleyiş nereye kadar gider ve nereye kadar gitmelidir? Bunu saldırı ve savunma teorisine ayırdığımız bölümde —bu teori burada bir kez daha karşımıza çıkmaktadır— daha yakından inceleyeceğiz. Şimdilik bekleyişin sadece pasif bir direnmeden ibaret kalmaması gerektiğini, bu hareketin de, başka amaçlar meyanında, muharebeye katılan düşman kuvvetlerinin imhasına yönelebileceğini belirtmekle yetineceğiz. Menfi çabanın düşman kuvvetlerinin imhasını amaçlamadığını, bizi mutlaka kansız bir sonucu tercih etmeye götürdüğünü sanmak ilkeler bakımından büyük bir yanılgı olur. Menfi çabanın [sayfa 82] hakim olması kuşkusuz bu etkiyi yaratabilir, ama bu takdirde bunun en iyi yöntem olmayabileceği riskini göze almış olmamız gerekir, çünkü bu bizim değil düşmanın elinde olan tamamen farklı şartlara bağlıdır. Dolayısıyla bu kansız yöntem, en büyük kaygımız olan kendi kuvvetlerimizi korumanın doğal bir yolu olarak düşünülmemelidir. Tam tersine, koşullar böyle bir yolun izlenmesine uygun değilse, kuvvetlerimizin tam anlamıyla bozguna uğramasına sebebiyet verebiliriz. Bir çok komutanlar bu hataya düşmüşler ve perişan olmuşlardır. Ağır basan bir menfi çabanın tek kesin sonucu kararın ertelenmesi, savunma durumunda bulunan tarafın neticeyi tayin edecek anı beklemesidir. Genellikle bu tutum, zaman ve mekan içinde, bu ikisinin birbirine bağlılığı ve şartların müsaadesi ölçüsünde, hareketin ertelenmesine yol açar. Bunun artık ciddi bir sakınca doğurmadan mümkün olmadığı an gelip çatınca, menfi çabanın avantajı ortadan kalkar, ve düşman kuvvetlerinin imhası için gerekli çaba hiç değişmemiş bir şekilde yeniden ortaya çıkar, çünkü bu çaba bir denge hesabı ile arka plana itilmiş olmasına rağmen hiç bir zaman kesinlikle terk edilmiş değildir.
      Yukardaki düşünceler bize savaşın amacını gerçekleştirmenin çeşitli yolları bulunduğunu, yani politik gayeye çeşitli yollardan ulaşılabileceğini, fakat bunun için tek aracın muharebe olduğunu ve bu itibarla her şeyin kesin sonuç silahla alınır şeklinde ifade edebileceğimiz üstün bir kanuna tâbi bulunduğunu göstermiştir. Düşman bu yola başvurmaya karar verdiği takdirde, onun bu meydan okuyuşuna kayıtsız kalamayız. Başka bir yol izlemek istiyorsak, mutlaka düşmanın bu yola başvurmayacağına kanaat getirmemiz gerekir, yoksa o yüksek mahkeme önünde davamızı kaybetmek bizim için kaçınılmaz bir âkıbet olur. Kısaca, düşman kuvvetlerinin imhası savaşta bütün ötekileri arka planda bırakan başlıca amaçtır.
      Başka türlü tertiplerle savaşta neler elde edebileceğimizi tabii ilerde yavaş yavaş öğreneceğiz. Şimdilik [sayfa 83] bunun mümkün olduğunu belirtmekle yetinelim. Bunu söylemekle teorinin pratikten ne derece ayrılabileceğini de bir kez daha göstermiş ve özel koşulların etkisini ifade etmiş oluyoruz. Ancak, krizin kanla çözülmesinin, yani düşman kuvvetlerinin imha etmeye yönelik çabaların savaşın meşru çocuğu olduğunu hemen kanıtlamadan da edemedik. Politik amaçlar önemsiz, etkenler zayıf ve kuvvetlerin gerilim az olduğu zamanlar, tedbirli ve usta bir komutan, hasmının askeri ve diplomatik alandaki zayıflığından yararlanarak, barışı sağlamak için her türlü yolu deneyebilir. Kendisini bu yola iten ve başarı vaad eden yeterli nedenler varsa, komutanı bu yüzden suçlamaya hakkımız yoktur; ancak yine de, savaş tanrısının kendisine sürprizler hazırlayabileceği kaygan bir yolda ilerlediğini komutana hatırlatmakta, ve elinde iki tarafı keskin bir kılıç bulunan bir düşmana karşı kendisini ucu düğmeli bir eskrim kılıcı ile savunmak durumunda kalmaması için gözünü düşmandan ayırmamasını tavsiye etmekte yarar vardır.
      Savaşın niteliğinin yarattığı sonuçları, savaşta amaç ve araçların oynadığı rolü, pratikte ileri geri dalgalanmalar içinde salt asli kavramına nasıl kah yaklaşıp, kah uzaklaştığını, ama nasıl da yine her şeye rağmen üstün bir yasa gibi bu katı kavramın baskısı altında kaldığını — bütün bunları savaşla ilgili sorunları teker teker incelerken daima göz önünde tutmamız ve hiç bir zaman hatırdan çıkarmamamız gerekir. Yoksa onların gerçek ilişkilerini ve konunun büyük önemini hiç bir zaman anlayamayız, ve sürekli olarak her gerçekle hem de kendi kendimizle çelişkiye düşeriz. [sayfa 84]



BÖLÜM III
SAVAŞ DEHASI

 



      Hayatta her özel faaliyet dalı, belli bir ustalıkla yürütülecekse, akıl ve duygu bakımından özel yetenekler ister. Bunlar yüksek bir düzeye ulaşır ve olağanüstü başarılarla kendilerini açığa vururlarsa, içinden çıktıkları akla "deha" denir.
      Bu terimin çok çeşitli anlamlarda kullanıldığını, hayli geniş bir kapsamı bulunduğunu ve bir çok hallerde bu değişik tanımların içinden dehanın gerçek özünü çıkarmanın çok zor olduğunu bilmiyor değiliz. Ancak ne bir filozof ne de bir gramerci olmak iddiasında bulunduğumuzdan, gündelik konuşma dilindeki anlamına bağlı kalarak "deha"yı bazı faaliyet alanlarında üstün ve seçkin bir düzeye ulaşan bir zihni yetenek olarak anlayacağız.
      Hakkını daha iyi teslim etmek ve kavramın kapsamına daha iyi nüfuz etmek için, bu yetenek üzerinde bir an duralım. Yalnız, sınırları iyice belirlenmiş bir kavram olmadığı için, çok üstün bir yetenek sayesinde bu ünvana hak kazanmış olan deha, yani dar anlamda deha üzerinde fazla durmayacağız. Yapacağımız şey, askeri faaliyet alanına yöneltilmiş tüm ruhi güçlerin genel muhassalasını (bileşkesini) ele almak ve bunu askeri dehanın özü olarak kabul etmektir. "Muhassala" diyoruz, çünkü askeri deha, örneğin cesaret gibi, savaşla ilgili tek bir yetenekten ibaret değildir, aklın ve duyguların öteki yetenekleri de önemlidir. O halde deha manevi güçlerin ahenkli bir terkibidir, belki biri zaman zaman bir diğerine ağır basabilir fakat aralarında hiç bir zaman çelişki bulunmaz.
      Her savaşçının az veya çok askeri dehaya sahip olması gerekseydi, ordularımız büyük bir olasılıkla çok zayıf olurdu. Deha manevi güçlerin özel bir eğilimini gerektirdiği için kendini çok seyrek olarak gösterir. Oysa, [sayfa 85] bir halkın ruhsal güçleri çeşitli biçimlerde kullanılır ve gelişir. Fakat halkın değişik faaliyetleri ne kadar az olursa, askeri faaliyet bunların arasında o kadar geniş bir yer tutar ve milletin içinden çok sayıda savaş dehasının çıkması olasılığı o kadar artar. Ancak bu askeri faaliyetin seviyesini değil, sadece genişliğini belirler; seviyesi, halkın genel fikri ve manevi gelişme derecesine bağlıdır. Vahşi, savaşçı bir kabilede, uygar bir millettekine oranla daha çok sayıda savaşçı insanlara raslarız, çünkü vahşi kabilede hemen herkes savaşçıdır, oysa uygar milletlerde büyük kitle doğal eğilimi nedeniyle değil, sadece zorunluluk olduğu için askere alınır. Ancak uygar olmayan bir halkın içinden hiç bir zaman çok büyük bir komutan çıkmaz, ve savaş dehası dediğimiz şeye de böyle bir toplumda çok seyrek raslanır, çünkü bu cahil bir millette erişilmesi mümkün olmayan bir manevi gelişim düzeyini gerektirir. Uygar milletlerin arasında da kuşkusuz savaşçı eğilim ve gelişmelere rastanır, ve bu durum yaygınlaştıkça uygar ülkelerin ordularını oluşturan insanlarda askerlik ruhuna o kadar çok tesadüf edilir. Bu daha yüksek bir uygarlık düzeyi ile baş başa gittiğine göre, bu uygar milletler, Romalılarla Fransızların göstermiş oldukları gibi, askerlik alanında en parlak başarı örneklerini vermişlerdir. Bu milletlerin olsun, savaşta ün yapmış diğer milletlerin olsun en ünlü isimleri hep yüksek uygarlık dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Üstün askeri deha bakımından entellektüel seviyeye verilmesi gereken önemi betlirtmek için bundan daha güzel bir örnek olabilir mi? Şimdi bu hususu daha yakından inceleyelim.
      Savaş bir tehlike alanıdır, onun için cesaret savaşçı erdemlerin başında gelir.
      İki türlü cesaret vardır: birincisi kişisel cesarettir; ikincisi, kaynağını ister bir dış otoriteden, ister vicdan dediğimiz iç güçten alsın, sorumluluk karşısındaki manevi cesarettir. Burada bunlardan birincisinden söz edeceğiz. [sayfa 86]
      Kişisel cesaret de yine iki türlüdür. Birincisi, ister kişinin bünyesinden ve karakterinden, ister ölümden korkmamasından, ister alışkanlıktan ileri gelsin, tehlikeyi umursamazlık. Bu sürekli bir haldir.
      İkinci tür cesaret ise, tutku, yurtseverlik, coşkunluk gibi olumlu etkenlerden ileri gelebilir. Bu takdirde, cesaret sürekli bir hal olmaktan çok bir heyecan, bir duygudur.
      Bu iki tür cesaretin farklı etkileri olduğu kolayca anlaşılır. Birincisi daha güven vericidir, çünkü ikinci bir tabiat haline gelmiş olduğu için insanı hiç bir zaman terk etmez. İkincisi ise insanı çoğu zaman daha ileri götürür. Metanet daha çok birinci tür cesarete özgü, atılganlık ve gözüpeklik ise ikincisine vergidir. Birincisi aklı serin tutar; ikincisi bazen zihni faaliyeti kamçılarsa da, çoğu zaman insanın aklını başından alır. İkisi birleşince ortaya cesaretin en mükemmel şekli çıkar.
      Savaş maddi çaba ve acılarla dolu bir alandır. Bunlara dayanmak için, insanın, ister yaradılıştan ister sonradan kazanılmış olsun, bu acılara aldırış etmemesini sağlayan belli bir fizik ve moral güce sahip olması gerekir. Bu niteliklere sahip ve sağduyusunu kendisine kılavuz edinmiş bir insan iyi bir savaş aracıdır. Vahşi ya da yarı uygar halklarda bu niteliklere sık sık raslarız. Savaşın ona gönül verenlerden neler istediğini daha yakından inceleyecek olursak, zekâ ve diğer entellektüel yeteneklerin başta geldiğini görürüz. Savaş belirsizlikler alanıdır: harekâtın dayandığı unsurların dörtte üçü kalın bir sis tabakasının ardında saklıdır. Başka her alandan daha çok savaş alanında, gerçeği sezgi ile bulup çıkarmak için ince ve nüfuz edici bir zekâya ihtiyaç vardır.
      Kuşkusuz vasat bir zekâ da zaman zaman bir raslantı sonucu olarak gerçeğin üstüne düşebilir; bazan da olağanüstü bir cesaret zekâ eksikliğini telafi edebilir; ama çoğu zaman muharebenin sonucu bu konudaki yetersizliği ortaya çıkarır.
      Savaş şans ve tesadüfler alanıdır. İnsan faaliyetlerinin [sayfa 87] başka hiç bir alanında bu davetsiz misafire bu kadar yer yoktur, çünkü başka hiç bir alanda insanlar onunla bu kadar yakın temas halinde değillerdir. Şans hemen her durumda belirsizliği arttırır ve olayların akışını değiştirir.
      Hiç bir istihbarata yüzde yüz güvenemediğimiz, hiç bir zaman sağlam bir zemine basamadığımız, sürekli olarak tesadüflerin etkisinde olduğumuz için, savaşın kahramanı kendisini durmadan umduğundan farklı gerçeklerin karşısında bulur. Bu da ister istemiz planlarını, hiç değilse bu planlarla ilgili fikirlerini altüst eder. Bu etki kararlarını bütün bütün kullanılmaz hale getirmişse, genellikle bunları değiştirmek gerekir. Ancak o anda bunun için gerekli veri ve bilgiler bulunmayabilir, çünkü harekât sırasında ani kararlar almak zorunluluğu vardır, ve yeni bir durum muhakemesine, hatta uzun boylu düşünmeye bile vakit bulunmaz. Fakat çok daha sık raslanılan bir durum, fikirlerimizi yeniden değerlendirmenin ve olaylar hakkında beklenmedik tamamlayıcı bilgiler almanın sonucu olarak planlarımızın tamamen hükümsüz kalacak yerde altüst olmasıdır. Gerçeklere daha iyi nüfuz etmişizdir, fakat içinde bulunduğumuz kararsızlık azalacağı yerde artmıştır. Bunun da nedeni, bütün tecrübelerimizi aynı anda değil, azar azar kazanmamızdır; çünkü kararlarımız durmadan yeni tecrübelerin saldırısına uğrar, ve onun için zihnimizin, tabir caizse, sürekli olarak "silah altında" kalması gerekir.
      İşte umulmadık hallerle bu sürekli çatışmanın içinden tehlikesizce çıkmak istiyorsak, iki niteliğe mutlaka ihtiyacımız olacaktır: bu karanlık içinde bile kendisini gerçeğe ulaştıracak olan bir iç aydınlıktan yoksun olmayan bir zekâ, ve bu soluk ışığın peşinden gidebilecek bir cesaret. Birincisine Fransızca bir deyimle coup d'oeil (bir bakışta olayları kavrama yeteneği, nüfuzu nazar), ikincisine kararlılık denir.
      Çarpışma savaşın bütün dikkatleri üzerine çeken en karakteristik bir olayıdır; öte yandan, zaman ve mekan [sayfa 88] da çarpışmanın önemli unsurlarıdır; süratli kararlar vermek durumunda olan süvarinin ordunun başlıca sınıfı olduğu dönemlerde bu özellikle böyleydi. Süratli ve doğru bir karar fikri böylece bu iki unsurun değerlendirilmesinden doğmuştur. Bu fikri ifade etmek için, sadece gözle yapılan değerlendirmeler için kullanılan bir deyim benimsenmiştir. Bir çok savaş sanatı öğretmenleri ona bu nedenle bu sınırlı anlamı vermişlerdir. Ama zamanla coup d'oeil icra anında verilen bütün doğru kararlar için, örneğin en isabetli saldırı noktasını bulmak, v.b. gibi kararlar için kullanılmaya başlanmıştır. Böylece coup d'oeil deyince artık sadece görme organımız olan maddi gözü değil, daha çok akıl gözünü anlar olduk. Tabii bu deyim, ifade ettiği şeyin kendisi gibi, daha ziyade taktik alanda önemli bir yer tutar; ancak strateji alanında da az çok önemli sayılabilir, çünkü stratejide de çabuk kararlara sık sık ihtiyaç görülür. Bu kavramı, coup d'oeil deyiminin delâlet ettiği fazla mecazi ve sınırlı muhtevasından sıyıracak olursak, sıradan bir aklın ya hiç göremediği ya da ancak meseleyi uzun boylu inceledikten ve üzerinde derin derin düşündükten sonra gördüğü bir gerçeği hemencecik kavrama yeteneğinin (sürati intikalin) kastedildiğini söyleyebiliriz.
      Kararlılık cesaretin özel bir duruma uygulanmasıdır; bir karakter özelliğine dönüşürse, bir zihin alışkanlığı halini alır. Burada söz konusu olan maddi tehlike karşısındaki cesaret değil, sorumluluklar karşısında, yani bir anlamda manevi tehlike karşısında gösterilen cesarettir. Buna Fransızcada courage d'esprit (*) denir, çünkü zihnin mahsulü olduğu kabul edilir; oysa aslında her türlü cesaret zihnin değil, mizacın bir özelliğidir. Sadece zeka cesareti gerektirmez: nitekim en zeki insanların çoğu zaman cesaretten yoksun olduklarını görürüz. Zeka önce cesaret duygusunu uyandırmalı, sonra da onu beslemeli [sayfa 89] ve desteklemelidir, çünkü nazik ve kritik durumlarda insan düşüncelerinden çok duyguları ile hareket eder. (*) Manevi cesaret. Clausewitz. cottp d'oeil gibi, bu deyimi de Fransızca olarak kullanmıştır. (Ç.N.)
      Kararlılığa, dürtülerimiz bize yol göstermeye yetmediği zaman, şüphenin azaplarını ve tereddüdün tehlikelerini gidermek görevini vermiş bulunuyoruz. Gerçi konuşma dilinde kararlılık sözcüğünü, tehlikeli işlerden hoşlanmak, kahramanlık, cüret, gözüpeklik gibi çeşitli anlamlarda kullanırız. Fakat bir kimse, ister sübjektif ister objektif, ister doğru ister yanlış olsun, yeterli etkenlerle harekete geçmişse, artık onun kararlılığından bahsetmeye mahal yoktur, çünkü o zaman kendimizi onun yerine koymuş ve onda mevcut olmayan şüphelerin varlığını kabul etmiş oluruz.
      Burada sadece kuvvetten veya zayıflıktan bahsedebiliriz, başka hiç bir şeyden değil. Bilgiçlik taslayarak konuşma dilinde raslanılan bu küçük yanlışlığı mesele yapmak ve bu konuda bir polemik açmak niyetinde değiliz; bunları sadece haksız itirazları önlemek için hatırlattık.
      Şüphe halini ortadan kaldıran bu kararlılık ancak zekanın eseri olabilir, daha doğrusu zekanın özel bir eğiliminden doğar. Üstün bir zeka ile elverişli duyguların birleşmesi kararlılığı oluşturmaz. Bazı insanlar en çetin sorunlar karşısında büyük bir kavrama yeteneği gösterdikleri ve büyük sorumlulukları yüklenmekten de kaçınmadıkları halde, güç durumlarda karar vermek kabiliyetinden yoksundurlar. Cesaretleri ve zekaları aralarında işbirliği yapmayan ayrı şeylerdir, onun için kararlılık diye bir şey çıkmaz ortaya. Kararlılık cesaretin zorunluluğunu gösteren ve iradeyi etkileyen aklın eseridir. Güçlü kafalarda kararlılığı oluşturan şey, insanın tüm korkularını, zaaflarını ve tereddütlerini yenen zekanın bu son derece özel eğilimidir. Onun için vasat bir zekaya sahip olan insanlar, kanımızca, hiç bir zaman kararlı olamazlar. Bazı güç durumlarda tereddüt etmeden harekete geçtikleri olur; ama bunu düşünmeden yaparlar, düşünmeden hareket eden bir insanın ise kararsızlık içinde [sayfa 90] bocalamayacağı açıktır. Zaman zaman başarılı da olabilir. Ama tekrar edelim ki, askeri dehanın varlığını gösteren, elde edilen sonuçların ortalamasıdır.
      Bu iddiamız, son derece kararlı fakat hiç bir düşünce derinliği olmayan pek çok hafif süvari subayları tanımış kimselerce yadırganabilir. Ancak onlara şunu hatırlatalım ki, burada söz konusu plan derin düşünebilme yeteneği değil, zekânın özel bir eğilimidir.
      Evet, biz kararlılığın zekanın özel bir eğilimine bağlı olduğuna, bunun da parlak bir kafadan çok kuvvetli bir kafaya vergi olduğuna inanıyoruz. Kararlılığın bu oluşumunu doğrulamak için şunu da ekleyelim ki, küçük bir rütbede iken en büyük kararlılığı göstermiş olan pek çok insanların daha yüksek bir mevkiye geçer geçmez bu yeteneklerini yitirdiklerinin pek çok örnekleri vardır. Karar vermek ihtiyacını hissettikleri halde, bir hata yapmanın tehlikelerini sezerler ve görevlerine alışık bulunmadıklarından zekaları başlangıçtaki gücünü kaybeder; bu kararsızlığın doğurduğu tehlikenin farkına vardıkları ölçüde korkaklıkları daha da artar, eskiden akıllarına estiği gibi hareket etmeye alışmış olduklarından elleri ayakları kesilir.
      Coup d'oeil ve kararlılıktan söz açılmışken, bunlara yakın bir özellik olan soğukkanlılıktan da bahsedelim. Beklenmeyenin o kadar geniş bir yer tutuşu bir alanda soğukkanlılığın rolü büyüktür, çünkü soğukkanlılık beklenmeyenin üstesinden gelmenin üstün bir biçimidir. Umulmadık bir söze verilen karşılıktaki hazırcevaplığı nasıl takdir ediyorsak, birdenbire ortaya çıkan bir tehlikeye çabucak çare bulmak şeklinde tecelli eden soğukkanlılığı da öylesine takdir ederiz. Yerinde olmak şartıyla bu hazırcevaplığın ya da bulunan çarenin olağanüstü bir yönünün bulunmaması önemli değildir. Çünkü uzun uzun düşünüldükten sonra yapılan birşeyin veya söylenilen bir sözün bizi fazla etkilememesine karşılık, zekanın ani bir kıpırtısı hoşumuza gidebilir. Soğukkanlılık deyimi, zekanın [sayfa 91] sağladığı yardımın kolaylığını ve çabukluğunu çok uygun bir biçimde ifade etmektedir.
      İnsana vergi bu asil nitelik bir zihin özelliği mi yoksa dengeli bir yaradılışın belirtisi midir? Bu duruma göre değişir, ancak soğukkanlılıkta herhalde her ikisinin de payı vardır. Hazırcevaplık daha ziyade bir sürati intikal işidir; beklenmedik bir tehlike karşısında uygun bir çare bulmak ise daha ziyade dengeli bir mizacı, sağlam bir kafa yapısını gerektirir.
      Savaş ortamını oluşturan dört unsura, yani tehlike, fiziki çaba, belirsizlik ve tesadüf unsurlarına toplu bir bakış atfedecek olursak, bu huzur bozucu ortam içinde güven ve başarı şansı ile ilerleyebilmek için büyük bir fizik ve moral güce ihtiyaç bulunduğu kolayca anlaşılır. Askeri yazarlar ve tarihçiler şartların doğurduğu değişik durumlara göre, bu güce enerji, dayanıklılık, sebat, karakter ve zihin kuvveti adını verirler. Kahramanlığın bütün bu belirtilerine, şartlara göre değişen bir irade gücü gözüyle bakılabilir ve aslında aynı şey oldukları söylenebilir; ancak aralarındaki yakın ilişkilere rağmen, bu manevi nitelikler tek bir özelliğe indirgenemez. Onun için bunları, sırf karşılıklı ilişkilerini ortaya çıkarmak için de olsa, biraz daha yakından incelemeyi uygun buluyoruz.
      Fikirlerimizi açıklığa kavuşturmak için, ilk önce şu noktayı belirtelim ki, komutanın bu manevi gücüne ister ağırlık, ister şans, ister direnç diyelim, veya başka ne ad verirsek verelim, bu ancak çok küçük bir ölçüde düşmanın hareketine, direnmesine veya baskısına bağlıdır. Düşmanın faaliyeti komutanı ancak bir insan olarak doğrudan doğruya etkiler, yaksa onun komutan sıfatıyla girişeceği hareketi etkilemez. Düşman iki saat yerine dört saat direnirse, komutan iki saat yerine dört saat tehlikede kalır. Bu komutanın rütbesi yükseldikçe önemi azalan bir keyfiyettir. Başkomutan için bunun ne önemi olabilir? Hiç!
      İkincisi, düşmanın mukavemeti komutanı doğrudan doğruya etkiler, çünkü mukavemet uzadıkça araç kayıpları [sayfa 92] artacak ve bu da komutana sorumluluk yükleyecektir. İşte komutanın irade gücü ilk kez bu vesile ile, bu endişe verici düşünceler nedeniyle sınanmış olacaktır. Fakat bütün bunlara rağmen, bu komutanın taşımak zorunda bulunduğu yüklerin en ağırı olmaktan uzaktır, çünkü bunun hesabını ancak kendisine karşı vermek durumundadır. Fakat düşman mukavemetinin bütün diğer etkileri, komutanın emri altında bulunan askerler üzerinde kendilerini gösterecek ve geri teperek komutana yüklenecektir.
      Askerle cesur ve moralleri yüksek olduğu sürece, komutan amacını gerçekleştirmek için nadiren büyük bir irade gücü göstermek zorunda kalacaktır. Fakat güçlükler meydana çıkar çıkmaz —ki büyük muharebelerde bu kaçınılmazdır— işler artık iyi yağlanmış bir makina gibi yolunda gitmez, yani her şey kendiliğinden olmaz. Tersine, makinanın kendisi direnç göstermeye başlar ve işte bu direnci kırmak komutan hesabına büyük bir irade gücünü gerekli kılar. Kimi askerlerde sık sık böyle bir eğilime raslanırsa da, itaatsizlik ve karşı gelme bu direncin tek nedeni değildir. Bütün maddi ve manevi güçlerin çözülmesi, bunun yarattığı genel çöküntü, kanlı fedakarlıkların komutanın önce kendinde sonra bütün adamlarında yenmek zorunda olduğu yürekler acısı görüntüsü, kendisine doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak intikal ettirilen bütün o izlenimler, duygular, kuşkular ve özlemler: işte makinanın bozulduğu asıl bunlardan belli olur. Erlerin gücü birbiri ardından çöktükçe, iradeleri artık bu gücü korumaya yetmedikçe, kitlelerin tüm iç direncinin ağırlığı komutanın omuzlarına yüklenir, bütün ağırlık komutanın iradesine biner. Komutanın kalbindeki ateş, kafasındaki kıvılcım artık hiç durmadan bütün öteki askerlerin cesaretini kamçılamak, kalplerindeki umut ışığını yeniden yakmak zorundadir. Ancak bu görevini gereği gibi yerine getirebildiği ölçüde kitlelerin kontrolünü elinde tutabilecek, onların başında kalabilecektir. Kendi cesareti başkalarının cesaretini körüklemeye [sayfa 93] yetmezse, kendisi de kitlelerin seviyesine düşecek, tehlikeden kaçan ve utanç nedir bilmeyen hayvan tabiatının aşağılık bataklıklarına saplanacaktır. İşte büyük şeyler yapmak isteyen bir komutanın cesareti ve moral gücü ile omuzlamak zorunda bulunduğu güçlükler! Bu güçlükler komutanın emrindeki birliklerin büyüklüğü ile orantılı olarak artar; yükün altından kalkabilmek için, bu kuvvetlerin komutanın rütbesi ne kadar yüksekse o kadar çok olması gerekir. Hareketteki enerji bu hareketi meydana getiren saikin kuvvetini ifade eder, bu saik ister akıl ister duygusal olsun. Bununla birlikte, büyük bir kuvvet gösterisinin söz konusu olduğu hallerde duygusal etkenler genellikle eksik olmaz.
      Muharebenin çetin çabası içinde insan kalbini dolduran asil duyguların en güçlü ve en devamlısının şan ve şeref ihtirası olduğunda kuşku yoktur. Alman dili her nedense "Ehrgeiz" (şerefe susamışlık) ve "Kuhmsucht" (şan peşinde koşma) gibi iki yerici deyim kullanarak bu .konuda biraz insafsız davranmış, aslında övgüye layık olan bu tutkuyu küçümsemiştir. Ruhun bu büyük özlemlerinin kötüye kullanılması kuşkusuz en çok savaşta insanlığa karşı isyan ettirici suçlar işlenmesine, korkunç haksızlıklara yol açmıştır; ama buna rağmen bu duygular, kökenlerine bakılacak olursa, insan tabiatının en asil duygularıdır ve savaş zamanında bu dev cüsseye bir ruh veren canlandırıcı etkenlerdir. Başka duygular daha yaygın olabilirlerse de, ve bunlardan bazıları —vatan aşkı, bir fikre fanatik bir bağlılık, intikam ve her türlü coşkunluk gibi— daha yüksek görünebilirlerse de, hiç biri şan ve şeref tutkusunun yerini tutmaz. Sözünü ettiğimiz diğer duygular genellikle büyük kitleleri harekete geçirebilirler ve coşturabilirler, ama liderde arkadaşlarından daha büyük işler başarmak arzusunu uyandırmazlar; oysa bu arzu, mevkiinin adamı olmak isteyen bir lider için vazgeçilmez bir şarttır. Bu öteki duygular, ihtiras gibi, liderin yönettiği askeri hareketi kendi öz malı saymasını sağlamazlar: ihtirastan yoksun bir lider onu en iyi şekilde [sayfa 94] kullanmaya, bir tarla gibi alın teriyle sürmeye ve ürünün mümkün olduğu kadar bereketli olması için özenle ekmeye çalışmaz. Oysa, en küçük rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar her komutanın ortak malı olması gereken bu özlemler, bu enerji, bu rekabet ruhu, bu itici unsurlardır ki, bir ordunun etkinliğini arttırır ve zaferini hazırlar. Ve bunların hepsinin başı olan insana gelince, soruyoruz: İhtirastan yoksun büyük bir komutan, büyük bir savaş lideri hiç görülmüş müdür? Böyle bir şeyi düşünmeye bile imkan var mıdır?
      Dayanıklılık veya metanet tek bir darbenin etkisine karşı iradenin direnme gücünü ifade eder; sebat ise süre ile ilgilidir. Bu iki deyim arasında ne kadar yakın bir benzerlik bulunursa bulunsun, hatta biri çok zaman diğeri yerine kullanılsa bile, ikisini birbirine karıştırmamak gerekir, çünkü bir tek şiddetli darbeye karşı koyan dayanıklılık sadece kuvvetli bir duygudan ileri gelebildiği halde, sebat daha ziyade zekânın desteğini gerektirir. Gerçekten de, bir hareket ne kadar uzarsa, o kadar hesaplı ve planlı olduğu anlaşılır ve sebat da gücünü kısmen bundan alır.
      Ruh kuvvetine veya his kuvvetine daha yakından bakacak olursak, ilk akla gelen soru şu olur: Bundan neyi anlamak gerekir?
      Bu elbette duyguların veya tutkunun ifadesinde görülen şiddet değildir, çünkü böyle bir şey dil kurallarına aykırı olurdu. Bundan anlaşılması gereken, en şiddetli heyecanın ortasında, en kuvvetli ihtirasların kasırgasında bile aklın sesine kulak vermek yeteneğidir. Bu yetenek sadece zekâ kuvvetine mi bağlıdır? Bundan emin değiliz. Üstün bir zekâya sahip insanların zaman zaman kendilerine hakim olamamaları hiç bir şey kanıtlamaz, çünkü kendi kendine hakim olabilme belki özel bir zekâ biçimini, geniş olmaktan ziyade güçlü bir zekâyı gerektirir. En şiddetli heyecan anlarında bile serinkanlılığımızı muhafaza edebilme ve aklımızla hareket edebilme yeteneğinin, kendine hakim olma dediğimiz yeteneğin [sayfa 95] doğrudan doğruya insanın tabiatından geldiğini söylersek belki gerçeğe daha çok yaklaşmış oluruz. Bu aslında yürekli ve güçlü insanlarda tutkuların taşkınlığını, onları yok etmeden dengeler. Aklın hakimiyetini sağlayan sadece bu dengedir. Bu dengenin kendisi de onur duygusundan, soylu bir gururdan başka bir şey değildir. İnsan yaradılışının gereği olarak en zor durumlarda bile akıl ve muhakeme kabiliyetinden nasibi olan bir varlık gibi hareket etmek ister. O halde diyebiliriz ki yürekli ve güçlü bir insan, en şiddetli heyecanların etkisinde bile dengesini kaybetmeyen bir insandır.
      İnsan tabiatlarının çeşitliliğine bir göz atacak olursak, ilk önce lenfatik veya tasasız dediğimiz duygusal yönleri çok zayıf insanlara raslarız.
      Daha sonra, çok duygusal fakat duyguları hiç bir zaman belirli bir dereceyi aşmayan insanlar gelir ki, bunlara da hassas fakat, sakin deriz.
      Üçüncü olarak, çok kolay heyecanlanan, duyguları saman alevi gibi çabucak parlayıp sönen insanlar vardır.
      Dördüncü ve son olarak da, olur olmaz şeylerden heyecanlanmayan, duyguları çabucak ve birdenbire değil, yavaş yavaş alevlenen fakat bir kere uyanınca da güçtü ve sürekli bir nitelik taşıyan insanlara raslarız. Bunlar kuvvetli, derin ve gizli tutkuları olan insanlardır.
      İnsanlar arasındaki bu karakter farkları belki insan organizmasına hükmeden fiziki güçlerin sınırında yatmakta ve sinir sistemi dediğimiz, bir yandan maddeye bir yandan ruha yaklaşan karışık organizmaya bağlı bulunmaktadır. Ama biz, sınırlı felsefi yeteneklerimizle bu karanlık dehlizlere girmekten kaçınacağız. Ancak bu farklı karakterlerin askeri harekât üzerindeki etkileri üstünde bir an durmak ve bunlardan ne ölçüde büyük bir karakter kuvveti beklenebileceğini göstermek belki yararlı olacaktır.
      Tasasız bir insan kolay kolay dengesini kaybetmez, ancak her türlü enerji yokluğunu kuşkusuz bir karakter kuvveti sayamayız. Bununla birlikte, savaş zamanında bu [sayfa 96] türlü insanların, sürekli istikrarları nedeniyle, tek yanlı da olsa, belirli bir yetenekten yoksun oldukları söylenemez. Eylemin müspet saiki, yani itici güç, dolayısıyla faaliyet çoğu zaman eksiktir bu gibi insanlarda, ama yaptıklarını da hiç bir zaman yüzlerine gözlerine bulaştırmazlar.
      İkinci kategorideki insanların özelliği, küçük şeyler karşısında kolayca tepki gösterdikleri halde büyük olaylar karşısında hemen paniğe kapılmalarıdır. Bu tip insanlar zor durumda bulunan birisinin hemen yardımına koşmaktan geri kalmazlar, fakat bütün bir milletin felaketi onları harekete geçirecek yerde sadece bellerini büker.
      Savaşta bu insanlar ne faaliyet göstermekten ne de dengelerini muhafaza etmekten geri kalmazlar, ama hiç bir zaman, güçlü bir zekânın rehberliği olmadıkça, büyük bir iş başaramazlar. Kuvvetli ve bağımsız bir zekâ ise bu tip bir yaradılışla nadiren bağdaşır.
      Pratik hayata bile kolay intibak edemeyen öfkeli, çabuk parlayan mizaçlar savaşa hiç gelmezler. Gerçi itici güçlerinin şiddeti bir avantaj sayılabilirse de, bunlarda istikrar yoktur. Bununla birlikte, bu insanların duygusallığı cesarete ve hırsa yönelirse, küçük rütbelerde bazen yararlı olabilirler, çünkü küçük rütbeli komutanlara tevdi edilen savaş hareketleri genellikle kısa süreli olur. Bu gibi hallerde cesaretli bir karar, ruh kuvvetinin tek bir atılımı çoğu zaman yeterli olabilir. Cüretli bir saldırı, yürekten gelen bir "ileri!" komutu bir kaç lâhzanın işidir; halbuki savaş alanında şiddetli bir karşılaşma bütün bir gün sürebilir, bir seferin süresi ise bir yılı bile gerebilir.
      Duygularının şiddeti yüzünden bu tip insanlar dengelerini muhafaza etmekte iki misli güçlük çekerler. Onun için sık sık serinkanlılıklarını kaybederler, bu da savaşta en büyük kusurdur. Ancak aşırı derecede hassas ve heyecanlı insanların hiç bir zaman güçlü olamayacaklarını, yani şiddetli bir duygunun etkisi altında kaldıkları zaman hiç bir şekilde dengelerini muhafaza [sayfa 97] edemeyeceklerini iddia etmek deneylere aykırı olur. Genel kural olarak soylu bir yaradılışa sahip olduklarına göre, niçin haysiyetlerine düşkün olmasınlar? Bu duygudan nasipleri olmadığı söylenemez, ancak çoğu zaman etkili olmak fırsatını bulamazlar. İlk taşkınlık geçtikten sonra, genellikle kuvvetli bir aşağılık duygusunun kurbanı olurlar. Eğitimle, ya da tecrübe ile ve kendi kendilerini yoklayarak ergeç kendilerine fazla güvenmemeyi ve anlarında içlerinde taşıdıkları zıt kuvvetlerin farkına varmayı öğrenirlerse, onlar da büyük bir ruh kuvvetine sahip olduklarını ispat edebilirler.
      Nihayet kolay kolay heyecanlanmayan fakat bir kere heyecanlanınca da duyguları şiddetle coşup kabaran insanlar vardır; bunlarla öncekiler arasındaki fark, kor ile alev arasındaki farkın aynıdır. Bunlar, dev güçleri sayesinde, muazzam kitleleri harekete geçirmeye en çok muktedir olan insanlardır. Duyguları kitlelerin hareketine benzer: yavaş fakat karşı konulması imkansız.
      Bu insanlar, bundan öncekiler gibi, duygularının etkisinde kalmaya ve sonradan yüzleri kızaracak şekilde kendilerinden geçmeye çok daha az namzettirler, ama bunların da dengelerini hiç bir zaman kaybetmediklerini veya kör bir tutkunun kurbanı olmadıklarını iddia edecek olursak deneyler bizi bir kez daha yalanlar. Aksine, gururdan ve kendilerine hakim olmak yeteneğinden yoksun oldukları, ya da bu duyguları yeteri kadar ağırlık taşımadığı takdirde, başlarına gelecek budur.
      Uygar olmayan milletlere mensup büyük adamlarda bunun örneklerine sık sık raslanır. Çünkü entellektüel seviyenin düşüklüğü daima tutkuların hakimiyeti için elverişli bir ortam yaratır. Fakat yüksek bir uygarlığa sahip milletlerin en kültürlü sınıfları arasında da bunun pek çok örneklerine raslamak mümkündür. Orta çağlarda ruhsatsız avcının ormanlarda koşan geyiğe zincirlenmesi gibi bu insanlar da ihtiraslarının coşkusu ile oradan oraya sürüklenip dururlar.
      Bir kez daha tekrar edelim: irade gücü, şiddetli [sayfa 98] duygulardan başka bir şey tanımayan insana değil, en kuvvetli heyecanların etkisi altında bile nefsine hakim olmasını bilen ve kalbini kasıp kavuran kasırgaya rağmen muhakeme yeteneğini ve inançlarını kaybetmeyen, fırtınaya tutulan bir gemideki pusulanın ibresi gibi sağduyusu hiç bir zaman şaşmayan insana vergidir.
      Karakter kuvveti, ya da sadece karakter, inançlara sımsıkı bağlı kalmayı, inançlarında hiç bir zaman sarsılmamayı ifade eder: bu inançlar ister bizim öz yargımızın ister başkalarının yargısının mahsulü olsun, ister prensiplere, fikirlere, geçici esinlere dayansın, ister aklın başka bir faaliyetinin eseri olsun. Kuşkusuz bu tür bir sağlamlık, inançların kendileri sık sık değişiyorsa söz konusu olamaz; bu değişiklikler mutlaka dış etkenlerden ileri gelmeyebilir. Kendi öz zekamızın sürekli faaliyetinin ürünü olabilirler, bu da kuşkusuz belirli bir istikrarsızlığa delâlet eder. Her dakika fikir değiştiren bir insan elbette hiç bir zaman karakter sahibi bir insan sayılamaz, bu değişiklikler sadece iç etkenlere bağlı olsa bile. Dolayısıyla bu yetenek istikrarlı inançları gerektirir. Bunun da çeşitli nedenleri vardır. Bu inançlar insanın içine köklü olarak yerleşmiş, bu itibarla da değişmeleri söz konusu olmayan açık-seçik, berrak inançlar olabileceği gibi, entellektüel faaliyetin eksikliği yüzünden değişmeyen inançlar da söz konusu olabilir; tembel ve tasasız insanlarda bu duruma sık sık raslarız. Öte yandan, zihnin egemen bir ilkesinden doğan kesin bir iradi hareket her türlü fikir değişikliğine bir ölçüde engel olabilir. Oysa savaşta, ruhun maruz bulunduğu şiddetli izlenimlerin çokluğu ve bütün inançlarımızı, bütün bilgilerimizi altüst eden şüphe nedeniyle, insanı tuttuğu yoldan saptıran ve hem kendisinden hem başkalarından kuşkulanmaya iten etkenler insan faaliyetlerinin başka her hangi bir alanında olduğundan çok daha fazladır.
      Iztırap ve tehlikenin yürek paralayıcı manzarası, fikri inançların kolayca üstesinden gelen duygular yaratır; ve her tarafa yayılan alacakaranlık içinde görüş [sayfa 99] derinliği ve berraklığı o kadar azalır ki, bu değişiklikleri anlamak ve bağışlamak daha kolay olur. Eylemlerimiz ancak tahmin veya sezgi yolu ile varılan gerçeklere dayanır. Onun içindir ki, savaşta görüş ayrılıkları çok daha büyük olur ve her yandan kopup gelen izlenimler durmadan inançlarımızı sarsar. En vurdumduymaz bir insan bile bunlara karşı kendisini savunamaz, çünkü bu izlenimler o kadar kuvvetli, o kadar canlıdır ki, durmadan hem aklımızı hem duygularımızı bombardıman ederler.
      Yüksek bir görüş açısından hareket ederek eyleme yön veren genel fikir ve ilkeler ancak derin ve berrak bir muhakeme yeteneğinin mahsulü olabilirler, ve derhal karara bağlanması gereken konular bu ilkeler karşısında, tabir caizse, askıya alınmış olur. Ama işte asıl zorluk, o anda aklımıza gelen çeşitli fikirlere ve olayların ters akışına rağmen önceki düşünce ve yargılarımızın sonuçlarına sımsıkı bağlı kalmaktadır. Özel durumlarla ilkeler arasında, çoğu zaman gözle görülür bir mantıki sonuçlar zinciri ile kapatılamayacak bir mesafe vardır. İşte o zaman insanın kendisine güvenmesi ve biraz da şüpheci olması büyük yararlar sağlar. Burada yapılacak iş, her türlü düşünceden bağımsız olarak onu kontrol eden emredici bir prensibe başvurmaktır; bu prensip, şüphe halinde ilk fikrimizde ısrar etmemizi ve kuvvetli bir inanç bizi buna zorlamadıkça fikrimizi değiştirmememizi emreder. Uzun süreden beri denenmiş prensiplerin üstün gerçeğine olan sarsılmaz inancımız, o anda cereyan eden geçici olayların bütün şiddetlerine rağmen göründüklerinden daha az önemli oldukları gerçeğini unutmamızı önleyecektir. Şüpheli hallerde önceki inançlarımıza tanıyacağımız bu öncelik ve onlara bağlı kalışımız sayesinde girişimlerimiz, karakter dediğimiz şeyi meydana getiren istikrar ve tutarlılığa kavuşmuş olur.
      Dengeli bir mizacın karakter kuvvetine ne ölçüde katkıda bulunduğunu anlamak kolaydır. Onun için büyük bir moral güce sahip olan insanlar genellikle karakter sahibi olan insanlardır. [sayfa 100]
      Karakter gücünden söz etmişken, onun soysuzlaşmış bir şekli üzerinde de durmamız gerekir: inatçılık.
      Belirli durumlarda karakterin nerede bittiğini ve inatçılığın nerede başladığını saptamak genellikle çok zordur. Buna karşılık, ikisi arasındaki soyut farkı tayin etmek o kadar zor değildir.
      İnatçılık bir zekâ eksikliği değildir; üstün bir muhakeme yeteneğine boyun eğmemekte direnmeyi tanımlayan bir deyimdir. Bunu da zekâya mal etmek yanlıştır, çünkü zekâ muhakeme yeteneğinden başka bir şey değildir. İnatçılık mizaca ait bir kusurdur. İradenin bu bir çeşit eğilmezliği, her türlü karşı fikre karşı bu tahammülsüzlük aslında bencilliğin özel bir biçiminden başka bir şey değildir. İnatçı insan sadece kendi ruhi faaliyetlerinin emirlerine uyar ve başkalarının da sadece bu emirlere uymasını ister. Buna bir çeşit kendini beğenmişlik de diyebilirdik, ama aslında bunun da ötesinde bir şeydir. Kendini beğenmişlik-dış görünüşle yetinir, oysa inatçılık bir şehvettir.
      O halde, somut görüşlere karşı direnme daha sağlam temellere dayanan bir inancın veya daha üstün bir prensibe bağlılığın sonucu değil de, sadece bir karşı çıkma hevesinin mahsulü olduğu takdirde, karakter kuvvetinin inatçılığa dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu tanımlamanın, yukarda belirttiğimiz gibi, pratik yararı pek yoksa da, hiç değilse inatçılığı karakter kuvvetinin daha yoğun bir biçimi olarak görmemize engel olacaktır. Gerçi ikisi birbirine paralel, birbirine yakın şeyler gibi görünürlerse de, aslında bambaşka şeylerdir; hatta inatçılık karakter kuvvetinin daha yoğun bir biçimi olmaktan o kadar uzaktır ki, zekâ eksikliği yüzünden karakterleri de zayıf olan çok inatçı insanlara sık sık raslarız.
      Çok büyük bir askeri komutanın bu seçkin vasıflarında, mizaç ile zekânın işbirliği yapmalarını sağlayan nitelikleri böylece gördükten sonra, şimdi de savaş faaliyetinin bir başka özelliği üzerinde durmamız gerekiyor. Bu çok belirgin olmasına rağmen belki savaşın en [sayfa 101] önemli özelliği değildir, çünkü sadece zihni yeteneklere ihtiyaç gösterir, insanın mizacı ve duygusal yapısı ile pek ilgili değildir. Savaş ile arazi, yani ülke veya toprak arasındaki bağlantıdan söz etmek istiyoruz.
      İlk önce bu bağlantının sürekli olduğunu, örgütlenmiş bir ordu tarafından girişilen bir savaş harekâtının belirli bir yerin dışında cereyan ettiğini tasavvur etmeye imkan bulunmadığını belirtelim. İkinci olarak, bu ilişki, tüm kuvvetlerin harekâtını değişikliğe uğrattığı ve bazan da tamamen değiştirdiği için büyük bir önem taşır. Üçüncüsü, belirli bir mevkiin en küçük ayrıntılarını ilgilendirebileceği gibi, ülkenin en geniş sahalarını da kapsayabilir.
      Bundan çıkan sonuç şudur ki, bir yandan savaş, öbür yandan arazi ve ülke arasında mevcut ilişki savaşa çok özel bir nitelik bahşeder. Bu unsurlarla ilgili diğer beşeri faaliyetleri düşünecek olursak —bahçıvanlık, tarım, inşaat, su işleri, madencilik, avcılık, orman işletmeciliği gibi— bunların hepsinin çok sınırlı bir alana inhisar ettiklerini, bu itibarla bu alanı, kısa bir zamanda yeteri kadar kesinlikle yoklamanın mümkün bulunduğunu görürüz. Fakat savaşta komutan, içinde harekâta giriştiği alanı müttefiki saymalıdır. Bu alanı gözleriyle ölçüp biçmesine, ne kadar şiddetle arzu ederse etsin baştan başa yoklamasına, ve durmadan meydana gelen değişiklikler nedeniyle tam olarak tanımasına ve keşfetmesine imkan yoktur. Kuşkusuz düşman da genellikle aynı durumdadır; ama zorluk, iki taraf için aynı da olsa, yine zorluktur, ve yeteneği veya tecrübesi sayesinde onu yenmeyi başaran taraf daha elverişli bir duruma geçer; bundan başka, bu zorluk ancak genel olarak iki taraf için eşittir, yoksa özel durumlarda bu mutlaka öyle olmayabilir, hatta bu durumlarda genellikle taraflardan biri (savunmada olan taraf) araziyi öteki taraftan daha iyi bilir.
      Bu çok özel güçlüğü yenmek kendine özgü bir zihni yetenek ister ki, buna, biraz dar bir deyim de olsa (Ortsinn) (yön tayini sezgisi) diyoruz. Bu, her hangi bir ülkenin veya bölgenin geometrik durumunu süratle [sayfa 102] kavramak ve böylece her zaman kolaylıkla yolunu bulmak yeteneğidir. Bunun bir hayal etme işi olduğu açıktır. Bu idrak kuşkusuz kısmen gözle kısmen zekâ ile elde edilir. Zekâmız, bilime ve deneye dayanan muhakemenin desteği ile eksik olanı tamamlar, ve bu gözle görülene eklenince bir bütün meydana gelir. Ancak bu bütünün zihnimize canlı bir şekilde yansıyabilmesi, bir resim halini alabilmesi için, beynimize çizilen bir harita örneği sabit kalabilmesi ve teferruatının durmadan kopup ayrılmaması için, hayal gücü dediğimiz bir zihni yeteneğe ihtiyacımız vardır. Eğer bir büyük şair veya ressam ilham perisine böyle bir görev yükledik diye alınacak olursa, uyanık bir orman korucusunun birinci sınıf bir hayal gücüne sahip olabileceği iddiası karşısında omuz silkerse, hemen söyleyelim ki bu deyimi burada çok sınırlı bir anlamda kullanıyor, hayal gücüne çok mütevazi bir görev yüklüyoruz. Ama bu hizmet ne kadar küçük bir hizmet olursa olsun, yine de bir doğa vergisi olmak gerekir. Çünkü bu nitelikten hiç nasibimiz olmazsa, her şeyi yerli yerinde, berrak ve tutarlı bir şekilde, sanki gözümüzün önünde imiş gibi görmek imkansızlaşır. Gerçi kuvvetli bir hafızanın bu konuda çok yararlı olacağını kabul ediyoruz; ama acaba hafıza özerk bir yetenek midir, yoksa eşyayı gözümüzün önünde canlandırabilme yeteneğinin bir sonucu olarak mı bunlar hafızamızda daha kolaylıkla tespit edilebilmektedir? İşte hakkında kesin bir yargıya varmaktan sakındığımız bir sorun, çünkü bu iki zihni melekeyi ayrı ayrı düşünmek bize bir çok bakımlardan oldukça zor görünmektedir.
      Alışkanlık ve tecrübenin, kavrama yeteneği ile birlikte bu konuda büyük bir rol oynadığında kuşku yoktur. Ünlü Fransız mareşali Luxembourg Dükünün levazım reisi Puységur, bu konuda kendine güvenmediğini, parolayı getirmek için uzağa gitmek gerektiğinde her seferinde yolunu şaşırdığını söyler.
      Bu yeteneğinin kullanılma alanı rütbenin yükselmesi ile orantılı olarak genişler. Bir hafif süvari veya avcı [sayfa 103] eri dağ tepe aşarak komutasındaki devriye kolunu sevk ve idare edebilmelidir. Bunun için bir kaç keşif işareti bilmesi ve vasat bir kavrama yeteneğine sahip olması yeter. Oysa, bir komutanın bilgi düzeyini bir eyaletin ya da bir ülkenin tüm coğrafyasını kapsayacak şekilde genişletmesi; yol boylarının, akar suların, dağların, tepelerin durumunu gözünün önünde canlandırabilmesi ve bu arada ayrıntılara ilişkin yön tayini sezgisini da kaybetmemesi gerekir. Kuşkusuz çeşitli kaynaklardan edineceği bilgiler, haritalar, kitaplar, muhtıralar kendisine harekâtın ana hatlarını tayin etmek konusunda geniş ölçüde yardımcı olacaktır; ayrıca ayrıntılara ilişkin konularda karargâhının, kurmayının yardımlarından yararlanacaktır. Bununla birlikte, ülkenin coğrafi yapısını çabuk ve net bir şekilde kavrayabilmesi için gerekli yeteneğin işlerini geniş ölçüde kolaylaştıracağı, harekâtı daha sağlam bir şeklide yürütmesini sağlayacağı, onu daha bağımsız kılarak bir çeşit manevi beceriksizlikten kurtaracağı şüphe götürmez.
      Kaldı ki, savaş sadece bu yetenek bakımından hayal gücünden medet ummak durumundadır. Yoksa genel olarak bu biraz haşarı ve kaprisli ilham perisinin kendisine faydasından çok zararı dokunur.
      Böylece, savaş faaliyetinin insana yüklediği görevlerin gereği olan zihni ve ruhi melekelerin hemen hemen hepsini gözden geçirmiş bulunuyoruz. Zekâ her yerde işbirliğine şiddetle ihtiyaç bulunan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da, seçkin zihni yeteneklere sahip olmayan insanların, basit ve fazla karmaşık olmayan hareketlerden ibaret gibi görünen savaş faaliyetini niçin üstün bir başarı ile yürütemeyeceklerini izah etmektedir.
      Bir kere buna inandıktan sonra, artık düşman mevziinin çevrilmesi gibi binlerce defa görülmüş olağan bir şeyi ve buna benzer daha başka işleri büyük bir entellektüel çabayı gerektiren başarılar olarak görmeye lüzum kalmaz.
      Genellikle sade ve iyi bir askeri, düşünen bir beynin, [sayfa 104] zengin fikirler ve buluşlarla dolu parlak bir zekânın, göz kamaştırıcı bir kültürün tam tersi olarak görmeye alışmışızdır. Bu bütün bütün temelden yoksun bir yakıştırma değildir; ancak iyi bir asker olmak için sadece cesaretin yeterli olduğunu, belirli bir beyin faaliyet ve yeteneğinin hiç gerekli olmadığını kanıtlamaz. Yeteneklerini aşan mevkilere yükseldiklerinde bütün enerjilerini ve hareket kabiliyetlerini kaybeden insanlara sık sık raslandığını bir kez daha hatırlatalım; ancak okuyucularımız şu noktayı da hiç bir zaman unutmamalıdırlar ki, biz burada üstün ve olağanüstü başarılardan, sahiplerine kendi dallarında şan ve şeref getiren seçkin hizmetlerden bahsediyoruz. Bu itibarla, savaşta her komuta kademesi, gerekli zihni yeteneğin, şan ve şerefin kendine özgü olanını yaratır.
      Bir komutan, yani bütün bir savaşın belirli bir savaş sahnesinin başına getirilmiş olan general ile doğrudan doğruya onun emri altında bulunan yardımcısı arasında derin bir uçurum vardır. Şu basit nedenle ki, komutan yardımcısı üstün bir otoritenin yönetim ve denetimine çok daha yakından bağlıdır, ve bu da onun kendine özgü zihni faaliyetlerinin alanını geniş ölçüde daraltır. Kamu oyunda, entellektüel üstünlüğün ancak en yüksek mevkii işgal eden komutana vergi olduğu, daha aşağı rütbe ve mevkilerde ise vasat bir zekânın yeterli olduğu kanısını yaratan işte budur. O kadar ki, silah altında saçlarını ağartmış olan fakat tek yönlü ve tekdüze işlerle meşgul olduğu için zihni melekeleri bir ölçüde zaafa uğramış bulunan bir korgenerali bunağın biri sayanlara, ve cesaretine hayranlık duymakla birlikte basitliğini alaya alanlara sık sık raslamak mümkündür. Bizim buradaki amacımız bu yiğit insanların davasını savunmak ve kaderlerini iyileştirmeye çalışmak değildir; bunun ne mutluluklarına ne de etkinliklerine bir katkısı olur. Biz sadece olayları olduğu gibi göstermek, ve savaşta kafasız bir kabadayının büyük şeyler başarabileceği yolundaki yaygın bir kanıya karşı okuyucularımızı uyarmak istiyoruz. [sayfa 105]
      Madem ki, bizim kanımıza göre, en alt kademedeki komuta mevkileri bile üstün zekâ yeteneklerini gerektirmekte ve bu yetenekler rütbeler yükseldikçe artmaktadır, bir orduda ikinci sınıf görevleri yerine getiren ve bunu onurlarına yakışır bir şekilde yapan kimseler hakkında bambaşka bir görüşe sahip olmamız doğaldır. Bunların; bilgisi çok engin bir adamın, kalemini kullanmasını bilen bir iş adamının ya da konferanstaki bir Devlet adamının yanındaki sadeliklerine aldanmamak gerekir, çünkü pratik zekâları çok üstün olabilir. Kuşkusuz bazı insanların layık olmadıkları yüksek mevkilerde, daha aşağı kademelerde kazanmış oldukları şan ve şöhreti muhafaza ettiklerine zaman zaman raslarız; ancak onlardan çok şey beklemezsek ve noksanlarının ortaya çıkmasına fırsat vermezsek, kamuoyu onların gerçek değerini ve hak ettikleri gerçek şan ve şeref payını kesinlikle tayin etmek için uzun uzadıya kafasını yormaz. Bu gibi adamlar bu yüzden, bazı mevkilerde henüz parlayabilecek olan bir şahsiyeti küçümsemememize sebep olurlar.
      En küçük rütbeden en büyük rütbeye kadar, birinci sınıf askeri başarılar özel bir dehanın varlığını gerektirir. Bununla birlikte, tarih ve gelecek kuşakların yargısı ancak ön safta parlamış olana, yani savaşı başkomutan olarak yönetmiş olana mal eder gerçek dehayı. Bunun nedenini gerekli manevi ve fikri hasletlerin elbette daha büyük olmasında aramak lazımdır.
      Tüm bir savaşı, veya hiç değilse seferler dediğimiz en önemli harekâtlarını şanlı bir sonuca ulaştırmak için, Devletin üst düzeydeki politikasını iyice bilmek şarttır. Burada savaşın yönetimi politika ile iç içedir, ve başkomutan aynı zamanda bir Devlet adamıdır.
      Eğer XII. Charles büyük bir dahi olarak ün yapmamışsa, bu silahlarının etkinliğini daha yüksek bir idrak ve iz'anın emrine veremediği, yani daha yüksek bir amacın hizmetine koşamadığı içindir. Eğer Fransa kralı IV. Henri'nin de böyle bir şöhreti yoksa, askeri çabalarını Devletlerin politikasına yöneltecek, ve asil duygularıyla [sayfa 106] şövalye karakterinin düşmanı yenmekten çok iç mukavemeti kırmaya yaradığı yüksek alanlarda kendini gösterecek kadar uzun süre yapamadığı içindir.
      Bir komutanın savaş alanında neleri kavramak ve doğru olarak değerlendirmek zorunda olduğunu anlamak ve konuda bir fikir edinmek isteyen okuyucumuzu birinci bölümde söylediklerimizi yeniden gözden geçirmeye davet ederiz. Komutanın bir yerde Devlet adamı olması gerekirse de, yine komutan olarak kalmalıdır. Bir yandan, bir bakışta bütün fizik şartları kavramalı, öte yandan emrindeki araçlarla nereye kadar gidebileceğini kestirebilmelidir.
      Savaşta, bütün ilişkilerin çeşitliliği, belirsizliği bir çok faktörlerin işe karışmasına yol açar. Bu faktörlerin çoğu ancak ihtimal kanunlarına göre değerlendirilebilir. Komutan gerçeği bütünlüğü içinde görebilme sezgisinden yoksunsa, içinden çıkılmaz bir görüş ve düşünce keşmekeşinin içine düşer. Bu durumda, yolunu tayin etmesine yardım edecek bir fikir edinmesi imkansız hale gelir. Bonapart bu konuda haklı olarak, bir komutanın savaşta almak zorunda kalacağı bir çok kararların bir Newton veya bir Euler'e dehasına layık matematik problemleri teşkil edebileceğini söylemiştir.
      Bu alanda aklın yüksek yeteneklerinden hangilerine ihtiyacımız vardır? Sentez kabiliyetine ve güçlü bir muhakeme yeteneğine. Bu muhakeme yeteneği öyle bir düzeye çıkabilmelidir ki, binlerce müphem fikri kucaklasın, işe yarayanları işe yaramayanlardan ayırsın ve alelade bir zekânın ancak büyük zorluklarla gün ışığına çıkarabileceği ve bu arada tüm gücünü yitireceği bu düşüncelerin labirentleri arasından yolunu tayin edebilsin. Ancak aklın bu yüksek faaliyeti, bu deha pırıltısı, tarihe geçebilmek için, yukarda sözünü ettiğimiz mizaç ve karakter nitelikleri tarafından da desteklenmelidir.
      Tek başına gerçek, insanlar için yeteri kadar kuvvetli bir itici güç değildir. Bilgi ile irade, bilmek ile yapabilmek arasında daima büyük bir fark vardır. Kendisini [sayfa 107] harekete iten saikleri insan ancak duygularından alır, ve en büyük desteği, tabir caizse, yürek ile kafa yeteneklerinin birleşmesinde, yani yukarda kararlılık, metanet, sebat ve karakter kuvveti adları altında gözden geçirdiğimiz niteliklerde bulur.
      Bununla birlikte, savaş liderinin fikri ve ahlaki faaliyetlerinin bu üstünlüğü eserinin nihai neticesinde kendini göstermez de sadece sadakat ve inanç şeklinde belirirse, ancak nadiren tarihi bir olay düzeyine çıkar.
      Savaşta cereyan eden olaylar hakkında bilinenler genellikle son derece basittir. Anlatıldıkları zaman olaylar birbirlerine benzer ve kimse yenilmesi gereken güçlüklerin farkına varmaz. Sadece zaman zaman, komutanların veya maiyetlerinde bulunanların anılarında, ya da belirli bir olayı konu alan tarihi bir araştırma vesilesiyle, olayların dokusundaki sayısız ipliklerden birkaçı aydınlığa çıkar. Önemli bir planın yürütülmesine takaddüm eden çabaların, fikir mücadelelerinin çoğu, politik çıkarlara dokundukları için çoğu zaman isteyerek saklanır; ya da bina tamamlandıktan sonra kaldırılması gereken iskeleler olarak görüldükleri için tesadüfen unutulur.
      Ruhun üstün güçlerini daha yakından tanımlamaya kalkışmadan, fikri yetenekler arasında mevcut farkları gözden geçirerek askeri deha için en biçilmiş kaftan olan zekâ türünün hangisi olduğunu soracak olursak, tecrübelerimiz ve incelemelerimiz bize, kardeşlerimizin ve evlatlarımızın esenliğini ve vatanımızın şerefini ve güvenliğini, yaratıcı kafalardan çok araştırıcı kafalara, tek bir uzmanlık dalında istidatlı zekalardan çok geniş zekalara, ateşli dimağlardan çok sakin ve dengeli dimağlara emanet etmemiz gerektiğini gösterecektir. [sayfa 108]



BÖLÜM IV
SAVAŞTA TEHLİKE

 



      Genellikle tehlikenin ne olduğunu öğreninceye kadar, insan onun önünde tiksinti duyacağı yerde bir çeşit cezbeye kapılır. Düşmanın üzerine koşar adım yürümek, heyecan sarhoşluğu içinde kendinden geçmek varken, kim her yanda vınlayan mermilere ve vurulup düşen insanlara aldırış eder? Bir, an gözümüzü kapayıp, kimin vurulacağını kimin sağ çıkacağını bilmeden ölümün soğuk kucağına atılmak, nihai zaferin altın eşiğinde ihtirasımızın can attığı lezzetli meyvelere uzanmak zahmetli bir iş sayılabilir mi? Hayır, zahmetli olmak şöyle dursun, göründüğünden de kolay bir şeydir bu! Ne var ki, sanıldığı gibi göz açıp kapayıncaya kadar olup bitmez bu işler. Zamanla sulanıp tadı bozulan bir ilaca benzeyen bu anlar aslında bir hayli seyrektir.
      Acemi eri savaş alanında izleyelim biraz. Muharebe sahnesine yaklaştıkça, topların gümbürtüsüne çok geçmeden tecrübesiz askerin dikkatini çeken mermi sesleri karışır. Gülleler ve mermiler yanıbaşımıza düşmeye başlar. Komutanın karargâh subayları ile birlikte harekâtı yönettiği tepeye doğru koşarız. Burada top mermileri daha sık patlamaya ve şarapnel parçaları etrafa dağılmaya başlar, ve sonunda yaşamanın ciddi yanı ağır basar, gençlik hayallerimizi silip süpürür. Birdenbire, tanıdığımız biri vurulup yere düşer, kalabalığın ortasında patlayan bir el bombası gayri ihtiyari bir kıpırdama yaratır ve insan yavaş yavaş soğukkanlılığını ve zihni cevvaliyetini kaybettiğinin farkına varır, en cesur olanlar bile neye uğradıklarını şaşırırlar. Bir adım daha attık mı, etrafımızı kasıp kavuran muharebenin ta ortasında buluruz kendimizi ve bir an için bir tiyatro sahnesine çıktığımızı sanırız. [sayfa 109] Derken kendimizi en yakın tümen komutanının karşısında buluruz. Burada mermiler birbirini izler ve kendi silahlarımızın gürültüsü karışıklığı büsbütün arttırır. Şimdi de tümen komutanının yanından ayrılıp tugay komutanına sokulalım. Yiğitliği her türlü kuşkunun üstünde olan bu tugay komutanı tedbiri elden bırakmayarak bir tepenin, bir evin ya da bir ağacın arkasına gizlenmiştir. Tehlikenin arttığının bir belirtisidir bu. Fişekler evlerin damlarında ve tarlalarda çatırdamakta, top gülleleri her yanımızda ve başımızın üstünde uçuşmakta ve tüfek mermileri artık kulağımızın dibinde ıslıklar çalmaktadır. Birliklere, saatlerdir ateş altında metanetlerini koruyan piyade kıtalarına doğru bir adım daha ilerleyelim. Her taraf mermilerle doludur. Kısa ve tiz sesleri kulağımızı ve adeta kalbimizi sıyırıp geçmektedir. Bütün bunlara ek olarak, sakatlananların, vurulup düşenlerin acıklı manzarası hızlı hızlı çarpan kalbimizi merhametle doldurmaktadır.
      Acemi asker, tehlikenin en yoğun olduğu bu çeşitli bölgelerden geçerken, ister istemez akıl ışığının buralarda salt kurgu alanındaki faaliyetlerine benzemediğini, çok farklı bir ortam içinde hareket edip çok değişik bir biçimde yansıdığını görecektir. Bu ilk izlenimin etkisi altında anında karar verme yeteneğini kaybetmemek için, insanın gerçekten olağanüstü bir yapıya sahip olması gerekir. Gerçi alışkanlık vurdum duymazlık yaratır; yarım saat içinde insan etrafında olup bitenlere kayıtsız kalmaya başlar; ama sıradan bir insan hiç bir zaman tam bir sakinliğe ve doğal bir ruh esnekliğine ulaşamaz. Bu itibarla, normal niteliklerin burada da yeterli olmadığını bir kez daha teslim etmek zorundayız. Faaliyet alanı genişledikçe bunun doğruluğu daha da artar. Bütün bu zorlukların ortasında savaş faaliyetinin dört duvar arasında normal sayılabilecek bir düzeyin altında kalmaması için, doğuştan bir cesarete, coşkun ve dayanıklı bir ruh yapısına, büyük bir ihtirasa ve tehlike ile uzun süre haşır neşir olmaya ihtiyaç vardır. [sayfa 110]
      Savaşta tehlike, karakterinde mevcut sürtüşmeden ileri gelir. Etkisini gereği gibi anlayabilmek için, bu konuda doğru bir fikir edinmemiz gerekir; ona burada işaret etmeyi bu yüzden uygun gördük.



BÖLÜM V
SAVAŞTA MADDİ ÇABA

 



      İnsanın savaştaki çeşitli olaylar üzerinde bir fikir yürütebilmek için mutlaka ayazdan donması, sıcaktan ve açlıktan bunalması, türlü mahrumiyet ve yorgunluklardan bitap düşmesi gerekseydi, objektif bakımdan doğru fikirlere kuşkusuz çok daha az raslanırdı, fakat buna karşılık, bu fikirlerdeki sübjektif doğruluk payı belki daha fazla olurdu, çünkü hükmü verenle hükmün konusu arasında sıkı bir bağlantı bulunurdu. Önemli olayların görgü tanıklarının, hele bu olaylara bizzat karışmışlarsa, onları küçümsemeye, önemsememeye ve tam değerlerini vermemeye ne kadar yatkın olduklarını gördükçe, bunun doğruluğunu daha iyi anlarız. Bu, kanımızca, maddi çabanın etkisinin ve bir yargıya varabilmek için bu çabaya verilmesi gereken önemin bir ölçüsüdür.
      Savaşta, kesin bir paha biçilemeyecek bir çok faktörler arasında, maddi çabanın çok önemli bir yeri vardır. Boşuna harcanmamak şartıyla, maddi çaba tüm güçlerin ortak bir faktörü olup kimse onun nereye kadar götürülmesi gerektiğini söyleyemez. Nasıl ki okçunun yayının kirişini iyice gerebilmesi için kuvvetli bir kola ihtiyacı varsa, savaşta silahlı kuvvetlerden azami verimin alınabilmesi için de aynı şekilde güçlü bir zekaya ihtiyaç vardır. Çünkü [sayfa 111] her yandan tehlikelerle sarılı bir ordunun büyük talihsizlikler sonucunda yıkılan bir duvar gibi parçalanıp gitmesi ve selameti ancak maddi gücünü son kertesine kadar harcamakta bulması başka şeydir; sadece mertlik ve gurur duygularının coşturduğu muzaffer bir ordunun komutanının arzusu doğrultusunda sevk ve idare edilmesi başka şeydir. Birinci durumda harcanan çaba yalnızca acıma duygularımızı uyandırırken, ikinci durumda, çok daha zor şartlar altında sürdürüldüğü için, tüm hayranlığımızı celbeder.
      Tecrübesiz bir göz burada sadece şunu görür: fikir hareketlerinin karanlıkta kösteklendiğini ve ruhsal güçlerin gizlice kemirildiğini.
      Aslında burada söz konusu olan komutanın ordusundan, liderin emrindekilerden beklediği çaba, dolayısıyla bu çabayı isteme cesareti ve onu elde etme sanatı olmasına rağmen, bizzat komutanın ve liderin maddi çabalarını da küçümsememek gerekir; savaşın analizini bilinçli bir şekilde bu noktaya kadar getirdikten sonra, bu ufak pürüzlerin de önemini göz önüne almak lazımdır.
      Fiziki çabadan söz edişimizin başlıca nedeni, tehlike gibi, onun da sürtünmenin temel sebeplerine ait bir husus olması ve miktarındaki belirsizliğin onu sürtünmesini hesaplamanın çok güç olduğu bilinen esnek bir cisim haline getirmesidir.
      Bu mülahazaların, savaşın zorluklarını arttıran bu olağan şeylerin sakıncalarını önlemek için, tabiat duygularımıza, yargımıza rehberlik etmek görevini vermiştir. Kendisine kötü davranılan veya hakarete uğrayan bir insan kişisel yetersizliklerini ileri sürmekle hiç bir şey kazanamaz; buna karşılık, kendisine yöneltilen saldırıyı başarı ile püskürtmüş veya parlak bir şekilde öcünü almışsa, bununla iftihar edebilir. Aynı şekilde, bir komutan veya bir ordu yüz kızartıcı bir yenilgiyi mazur gösterebilmek için, bir zaferin şanını daha da yüceltecek tehlikelerden, sıkıntılardan ve çabalardan dem vuramaz. [sayfa 112] Böylece duygularımız bizi, yargımızın eğilim göstermiş olabileceği, adil bir davranış gibi görünen bir şeyi yapmaktan alıkoyar. Demek ki, his aslında bir çeşit üstün yargıdan başka bir şey değildir.



BÖLÜM VI
SAVAŞTA HABER ALMA

 



      "Haber alma" deyimi ile düşman ve ülkesine ilişkin bilgilerin tümünü, dolayısıyla kendi fikir ve hareketlerimizin dayandığı temeli kastediyoruz. Bu temelin niteliği, güvenilmez ve istikrarsız yönleri üzerinde duracak olursak, savaşın ne kadar iğreti ve kolay yıkılır bir yapı olduğunu, yıkılıp bizi enkazı altında gömmesi için ne kadar az şeye ihtiyaç bulunduğunu kolayca anlarız. Çünkü her ne kadar bütün savaş kitapları ancak emin ve kesin bilgilere inanmamızı ve hiç bir zaman kuşkuyu elden bırakmamamızı öğütlerlerse de, bu, sistematik eserler ve el kitapları yazmaya kalkışan yazar taslaklarının, söyleyecek daha iyi bir şey bulamadıkları için sığındıkları kitabi bir öğütten, yani kuru bir teselliden başka bir şey değildir.
      Savaşta bize ulaşan bilgilerin büyük bir kısmı çelişkili, daha büyük bir kısmı da gerçeğe aykırıdır; en büyük kısmı ise en azından şüphelidir. Bu durumda subaydan istenebilecek tek şey, ancak psikolojik ve mesleki yetenek, tecrübe ve güçlü bir muhakeme kabiliyeti sayesinde elde edilebilecek olan doğruyu yanlıştan ayırdetme yetisidir. Bunun için ihtimal kanunlarına güvenmesi gerekir. Bu zorluk gerçek savaş alanının dışında karargah odasında hazırlanan ilk planlar konusunda bile [sayfa 113] küçümsenecek bir zorluk değildir; ama savaş kargaşalığı içinde raporlar birbirini izlemeye başladığı zaman işin zorluğu bütün bütün artar. Bu raporlar, birbirleriyle çelişmekle birlikte, bir çeşit denge sağlar ve tecrübesiz subayı bile bir eleştiri yapmaya zorlarsa, kendimizi talihli sayabiliriz. Ama şansımız yaver gitmez de, her yeni gelen bilgi bir öncekini destekler, doğrular ve genişletirse, işte o zaman işler iyice çatallaşır. Bu ek renk tuşları önümüzdeki tabloyu tamamlar ve o zaman tecrübesiz subayımız ani bir karar vermek zorunda kalır: bir de bakarız ki bu saçma, çılgınca bir karardır, çünkü edindiği bilgilerin hepsi yanlış, mübalağalı, uydurmadır. Kısaca, raporların çoğu sahtedir, ve insanların çekingenliği yalanlara ve yanlışlara daha da büyük boyutlar kazandırır. Genel kural olarak, insanlar iyi haberlerden çok kötü haberlere güven duyma eğilimindedir. Herkes kötü haberleri bir ölçüde daha da ağırlaştırmaya heveslidir: öyle ki, haber verilen tehlikeler denizin dalgaları gibi birbirinin üzerine yığılıp geri çekilirler ama birazdan görünürde hiç bir sebep bulunmadığı halde yine yükselirler. Her şeyi daha iyi bildiğine güvenen komutan, dalgaların gelip üzerinde parçalandığı bir kaya gibi sapasağlam durmalıdır. Bu zor bir görevdir. Yaradılıştan içi rahat olmayan, askeri tecrübe ve eğitimle gerekli yetenekleri henüz kazanmamış olan komutan, kuşku ve korku yoluna sapmayarak, inançlarına aykırı da olsa, umut yolunda ilerlemeyi kendisine şiar edinmelidir. Ancak bu sayede dengesini koruyabilir. Savaştaki en büyük sürtünmelerden birini teşkil eden bu doğru değerlendirme zorluğu, olayların umulduğundan başka türlü görünmesine sebep olur. Duygularımızın ilettiği izlenimler, düşüncenin hesaplarından doğan fikirlerden daha güçlüdür. O kadar ki, belki bugüne kadar hiç bir önemli girişim, komutan planını uygulamaya başlarken yeni kuşkuları yenmek zorunda kalmadan gerçekleştirilmemiştir. Bu nedenle, başkalarının telkinlerine göre hareket eden alelade insanlar olayların gerçeği karşısında genellikle şaşkına dönerler. Umduklarından [sayfa 114] farklı koşullar karşısında bulunduklarını sanırlar ve yine başkalarının tavsiyelerine boyun eğerler. Bununla birlikte, kendi planlarını kendi hazırlamış olan bir kimse bile, olup bitenleri kendi gözleri ile görünce çoğu zaman yanıldığını sanır. Kendine olan sarsılmaz güven duygusu o anın baskılarına karşı kişiyi koruyabilmelidir. Kaderin savaş sahnesinin önüne abartılmış tehlikelerle birlikte yerleştirdiği perdeler kalkıp da ufuk genişleyince, ilk inançlarının doğru olduğu ortaya çıkacaktır. İşte düşünce ile icraatı birbirinden ayıran derin uçurumlardan biri!



BÖLÜM VII
SAVAŞTA SÜRTÜNME

 



      Savaşı bizzat tanımadığımız sürece, zorluklarının ne olduğunu ve komutandan istenilen deha ve olağanüstü fikri yeteneklerin gerçekte neye yaradığına akıl erdiremeyiz. Her şey o kadar basit görünür, gerekli bütün bilgiler o kadar harcıalem izlenimini verir, bütün kombinezonlar o kadar önemsiz gözükür ki, bunlara kıyasla en basit bir yüksek matematik probleminin bilimsel haysiyeti bizi daha çok etkiler. Fakat savaşın ne olduğunu gördükten sonra, her şey anlaşılır hale gelir. Bununla birlikte, bu değişikliği meydana getiren şeyin ne olduğunu anlatmak, bu görünmez fakat son derece etkin faktöre bir ad koymak son derece zordur.
      Savaşta her şey çok basittir, fakat en basit şey zordur. Güçlükler birikir ve öyle bir sürtünme yaratır ki, savaşı görmemiş olan bir insan bunu gözünün önünde canlandıramaz. Bir yolcu düşünün ki, bir günlük bir [sayfa 115] yolculuğun sonunda, geceleyin iki merhale daha katetmek istiyor; şose üzerinde posta arabası ile dört beş saatlik bir yolculuk daha yapmak hiç bir şey değildir. Fakat bir de, sondan bir önceki konaklama yerine varan yolcunun orada at bulamadığını ya da bulduğu atların çok kötü olduğunu düşünün; sonra da dağlık bir araziye, kötü yollara rasladığını tasavvur edin. Gece zifiri karanlıktır ve yolcumuz büyük zorluklardan sonra en yakın hana varıp iyi kötü barınacak bir yer bulunca büyük bir mutluluk duyar. İşte savaşta da, kağıt üzerinde yakından incelenmesine imkan bulunmayan bir sürü önemsiz şeylerin etkisiyle, olaylar bizi hayal kırıklığına uğratır ve hedefin hayli gerisinde kalırız. Güçlü, çelikten bir irade bu sürtünmenin üstesinden gelir, engelleri yıkar, fakat onlarla birlikte makina da parçalanır. Bu sürtünmenin sonuçları ile ilerde sık sık karşılaşacağız. Bir kentin ana caddelerinin yöneldiği bir dikili taş gibi, mağrur bir komutanın güçlü iradesi savaş sanatının ortasında hükmedici görkemiyle dimdik durur.
      Sürtünme kayramı, gerçek savaşı kitaplarda okunan savaştan ayıran tek kavramdır. Askeri makina, yani ordu ve ona ilişkin her şey, aslında son derece basittir ve bu bakımdan idaresi kolaymış gibi görünür. Fakat şunu hiç bir zaman hatırdan çıkarmayalım ki, ordu yekpare bir kitle değildir, her biri kendi öz sürtünmelerini muhafaza eden bireylerden oluşur. Teori planında her şey mükemmel, yerli yerinde görünür: tabur komutanı verilen emri yerine getirmekten sorumludur, ve tabur da disiplin yolu ile tek bir vücut gibi kaynaşmış olduğundan ve komutanı üstün gayretiyle ün yapmış bir kişi olacağından, sarkaç demir ekseni üzerinde asgari bir sürtünme ile gidip gelir. Fakat gerçek hiç de öyle değildir, ve savaşta böyle bir sanının gerçek dışı ve abartılmış yönü derhal meydana çıkar. Tabur belirli sayıda bir insan topluluğu olarak kalır ve tesadüf de işin içine karışınca, bu insanların en önemsizlerinden biri bile her hangi bir gecikmeye veya düzensizliğe sebep olabilir. Savaşın beraberinde getirdiği [sayfa 116] tehlikeler ve gerektirdiği maddi çabalar bu sakıncayı daha da arttırır, hatta onun en önemli nedenini teşkil eder.
      Mekanikte olduğu gibi bir kaç noktada toplamamıza imkan bulunmayan bu aşırı sürtünme böylece her yandan tesadüfle temas haline gelir ve önceden tahmin edilemeyen olaylar yaratır. Bu tesadüflerden biri, örneğin, havadır. Zaman zaman sis, düşmanın istenilen anda keşfedilmesine, bir topun tam zamanında ateşlenmesine, bir haberin komutana vaktinde yetiştirilmesine engel olur. Bazan da yağmur bir taburun istenilen yere ulaşmasına, veya bir başka taburun, üç saat yerine belki sekiz saat yürümek zorunda kaldığı için, zamanında varmasına, ya da çamurlu arazi yüzünden süvarinin etkin bir biçimde saldırıya geçmesine mani olur. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu ayrıntılar üzerinde duruşumuzun tek nedeni, gerçeği göstermek ve böylece yazarlarla okuyucularımızın bu konuya dikkat etmelerini sağlamak isteyişimizdir. Yoksa bu güçlükler üzerinde ciltlerce kitap yazmak mümkündür. Savaşta karşılaşılabilecek sayısız küçük güçlükleri yenmenin yolları hakkında okuyucunun açık bir fikir edinmesi için, o kadar çok örnekler vermek gerekir ki, bunlarla okuyucuyu usandırmak istemeyiz. Bizi öteden beri anlamış olanlara gelince, bu bir kaç örneği verdiğimiz için bizi bağışlayacaklarını umarız.
      Savaşta hareket çetin bir ortamda yer değiştirmek demektir. Nasıl ki, insan suyun içinde yürümek gibi en basit ve doğal bir hareketi rahat ve düzenli bir şekilde yapmakta müşkilat çekerse, savaşta da normal güçlerle işleri vasat bir biçimde yürütmekte bile zorluk çekeriz. Onun içindir ki, gerçek bir kuramcıyı, suda yapılması gereken ve suyu düşünmeyen bir kimseye gülünç ve mübalağalı görünen hareketleri karada yapmasını öğreten bir yüzme hocasına benzetebiliriz. Ve yine onun içindir ki, kendileri hiç bir zaman suya dalmamış olan, ya da hiç bir zaman kendi deneylerinden genel bir fikir çıkaramamış bulunan kuramcılar bir işe yaramazlar, hatta gülünç olurlar; [sayfa 117] çünkü onlar bize sadece herkesin bildiği bir şeyi, yani yürümeyi, öğretirler.
      Üstelik her savaşın kendine göre özellikleri vardır. Her savaş kayalıklarla dolu keşfedilmemiş bir deniz gibidir: komutan bu kayalıkları sezebilir, fakat onları hiç bir zaman gözleri ile görmemiş olduğundan karanlıkta rotasını tayin ederek bunların etrafından dolanmak zorundadır. Ters yönden bir rüzgar esti mi, yani şans aleyhine döndü mü, uzaktan bakan için her şey yolunda gibi görünse de, komutanın imdadına ancak büyük bir ustalık, enerji ve soğukkanlılık yetişebilir. İyi bir komutandan beklenen ve hakkında o kadar övgüler düzülmüş olan askeri tecrübe bir ölçüde bu sürtünmenin bilinmesinden başka bir şey değildir. Kuşkusuz en iyi komutan bunu gözünde büyüten ve hemen korku ve telaşa kapılan komutan değildir; bu aşırı derecede endişeli ve çekingen komutanlara en tecrübeliler arasında bile raslanır. Fakat iyi bir komutan sürtünmenin ne olduğunu bilmeli, mümkün olduğu zaman onun üstesinden gelebilmeli ve hareketlerinde sürtünmenin yol açabileceği hata payını daima gözönünde bulundurmalıdır. Kaldı ki, teorik olarak bu konuda tam bir bilgi edinmeye imkan yoktur; olsa bile, "takt" dediğimiz, ve insanın kendi kendisine ve başkalarına danışmak imkanını bulduğu büyük kararların arifesinden ziyade, küçük ve değişik ayrıntılarla dolu bir alanda işimize yarayan o düşünce idmanına yine de ihtiyacı olacaktır komutanın. Nasıl ki görmüş geçirmiş bir insan, bir düşünce alışkanlığı halini almış olan taktı sayesinde her zaman duruma uygun biçimde konuşur ve davranırsa, uzun bir savaş tecrübesi olan bir subay da, önemi ne olursa olsun, her durumda, tabir caizse, savaşın her nabız atışında, en doğru karar ve tedbirleri alır. Bu tecrübe, bu idman, düşüncesinin hareketlerini yönetir: neyin mümkün, neyin imkansız olduğunu hemen anlar. Böylece kolay kolay açık vermez; aksi takdirde kötü ve zor durumlara düşer, ve bu savaşta son derece tehlikeli olabilir. [sayfa 118]
      Demek oluyor ki, sürtünme, ya da bu adı verdiğimiz şey kolay görüneni zor kılan bir etkendir. Bu konuya ilerde yeniden dönmek fırsatını bulacağız; o zaman göreceğiz ki, mükemmel bir savaş lideri olabilmek için, tecrübe ve büyük bir irade gücünün yanısıra, herkeste bulunmayan daha bir çok niteliklere ihtiyaç vardır.



BÖLÜM VIII
BİRİNCİ KİTAP HAKKINDA SON MÜLAHAZALAR

 


      Tehlike, maddi çaba, haber alma ve sürtünmenin savaş atmosferini, her türlü faaliyeti zorlaştıran bir ortamı yaratan unsurlar olduğunu gördük. Savaş faaliyetini engelleyici etkenler olarak bu unsurların tümünü genel bir sürtünme kavramı içinde özetleyebiliriz. Ama acaba bu sürtünmeyi yumuşatacak bir yağ yok mudur? Vardır, fakat sadece bir tanedir ve onu kullanabilmek de her zaman komutanın veya ordunun elinde değildir: ordunun savaşa alışkanlığı. Alışkanlık, kendisinden büyük bir çaba istenilen vücudu, büyük bir tehlike ile karşı karşıya gelen ruhu, ilk izlenimlerden etkilenebilecek olan muhakemeyi güçlendirir. Bu sayede, süvari ile topçu erinden tümen komutanına kadar herkeste değerli bir düşünme yeteneği oluşur, bu da başkomutanın işini kolaylaştırır.
      Karanlıkta insanın gözbebeği büyür, etraftaki pek az ışığı adeta emer ve bu sayede yavaş yavaş eşyayı iyi kötü birbirinden ayırt etmeye başlar, sonunda da karanlığa alışıp her şeyi görür. Savaşa alışkın tecrübeli asker için de durum aynıdır; oysa, acemi asker için henüz her şey karanlıktır. [sayfa 119]
      Savaşa alışkanlık bir komutanın birliklerine hemencecik verebileceği bir şey değildir; çünkü barış zamanındaki manevralar ancak bir ölçüde gerçek savaşın yerini tutabilirler. Bununla birlikte, eğitimin sadece mekanik bir beceri kazandırmaya dönük olduğu ordulara kıyasla, sık sık ciddi manevralara çıkarılan orduların üstünlüğü yine de şüphe götürmez. Barış zamanı manevralarını, çeşitli kademelerdeki komutanların muhakeme, düşünme, hatta karar verme yeteneklerini sınayacak ve yukarda sözü edilen sürtünme nedenlerinden bazılarını kapsayacak şekilde düzenlemenin, savaş hakkında ancak kulaktan dolma bilgileri olanların sandığından çok daha büyük bir değeri vardır.
      Savaş hiç bir asker için (ki bu çok önemli bir noktadır), ilk kez karşılaştığında şaşırıp kalacağı ve telaşa kapılacağı gerçeklerle ilk temas fırsatı olmamalıdır. Asker bunlarla daha önce bir kez olsun karşılaşmış olsa, savaş gerçeğini yarı yarıya tanımış olur ve artık gördüğü zaman yadırgamaz. Bu maddi çabalar için de böyledir. Manevraların ve eğitimin amacı, vücuttan ziyade zihni meşakkatlere alıştırmak olmalıdır. Savaşta, genç ve acemi asker olağanüstü çabaları yanlışlıkların, yanılgıların, sevk ve idare bozukluklarının sonucu olarak görmek eğilimindedir, ve bu onun umutsuzluğunu ve hayal kırıklığını büsbütün arttırır. Oysa, barış zamanındaki tatbikatlar onu bu çetin çabalara alıştırmış olursa, savaşta böyle bir durumla karşılaşmaz.
      Barış zamanında savaş alışkanlıklarını kazanmanın daha az. yaygın fakat yine de çok önemli bir diğer yolu, yabancı ordulara mensup savaş tecrübesi olan subaylara baş vurmaktır. Avrupa'nın tümünde, hele dünyanın bütün bölgelerinde barışın hüküm sürdüğü zamanlar pek nadirdir. Onun için, uzun süredir barış içinde bulunan bir Devlet daima savaş sahnelerinden oralarda yararlık göstermiş subaylar getirtmeye, ya da, savaş tecrübesi kazanmaları için, bu savaş sahnelerine kendi subaylarını göndermeye çalışmalıdır. [sayfa 120]
      Bu subayların sayısı ordunun tümüne oranla ne kadar az olursa olsun, etkileri yine de hissedilir. Tecrübeleri, ruhi eğilimleri, karakterleri hem astları hem de arkadaşları üzerinde tesirini gösterir. Bunun yanısıra, bu subaylar dallarında uzman olduklarından, komuta mevkilerine getirilemeseler bile, bir çok hallerde kendilerine danışılabilir. (sayfa 121)