Bill Bland
1939 Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı
Stalin Derneği’nin Şubat 1990’da Londra’da düzenlediği bir seminerde
okunmuştur.
Giriş
Stalin hakkında dolaşıma sokulan pek çok öyküden biri
de, Sovyet hükümetinin Britanya ve Fransa ile saldırgan Alman yayılmacılığına
karşı bir kollektif güvenlik anlaşmasının müzakerelerini yürütürken O’nun,
Almanya’yla imzalanmasına giriştiği anlaşmanın İkinci Dünya Savaşının
başlamasını hızlandırdığıdır.
Kuşkusuz bu dönemde Sovyetler Birliği’nde olup biten her şey Stalin’in
onayıyla yapılmıyordu. Ancak, Stalin’in en yakın çalışma arkadaşı Viyaçeslav
Molotov 1939 Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı hususunda şu tanıklığı yapıyordu:
“Stalin yoldaş…. Almanya ile SSCB arasında daha farklı,
düşmanca olmayan ve iyi komşuluğa dayanan bir ilişki kurulması olanağına dikkat
çekti.
“Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktının gerçekleştirilmesi,...
Stalin yoldaşın tarihsel öngörüsünün parlak bir biçimde doğrulandığını
göstermektedir.” (V. M. Molotov, “Speech at 4th (Special) Session of the Supreme
Soviet of the USSR”/“SSCB Yüksek Sovyetinin 4. (Özel) Oturumunda Konuşma”, 31
Ağustos 1939, Soviet Peace Policy, Londra, 1941, s. 16)
Dolayısıyla, bunun Stalin’in ağır bir hatası olduğu suçlaması, ciddi bir
incelemenin konusu edilmelidir.
Sovyet Dış Politikasının Yeni Yönü
Nazi lideri Adolf Hitler, 1920’lerin ortalarında yazdığı kötü ünlü Mein
Kampf (=Savaşımım) adlı kitabında Nazilerin izlemeyi düşündükleri dış
politikayı açık yürekli bir biçimde dile getiriyordu:
“Biz Nasyonal-Sosyalistler Savaş-öncesi dönemin dış politika
eğiliminin altına bir çizgi çekiyoruz.... Biz, Almanya’nın Güney ve Batı
yönündeki sonugelmez hareketliliğine son veriyor ve bakışımızı Doğudaki
topraklara çeviriyoruz.
“Bugün Avrupa’da topraktan sözederken, öncelikle Rusya’yı
kastediyoruz.” (Adolf Hitler, Mein Kampf, Londra 1984, s. 598, 604)
Demek oluyor ki, Ocak 1933’de Almanya’da Nazi hükümetinin işbaşına gelmesi
Avrupa’daki durumda, Sovyetler Birliği’ni –tabii, sadece Sovyetler Birliği’ni
değil- büyük bir tehlikeyle açıkça yüzyüze getiren bir değişikliği haber
veriyordu.
Sovyetler Birliği yönetimi içindeki sosyalist devleti savunma hususunda
duyarlı Marksist-Leninistler, bu yeni ve daha tehlikeli duruma, Sovyet dış
politikasına yeni bir yön vermek, uluslararası durumda statükoyu muhafaza etmede
objektif olarak çıkarı bulunan devletlerle bir kollektif güvenlik sağlamak için
uğraş verme politikasını benimsemek suretiyle karşılık verdiler.
Kollektif Güvenliğin Objektif Temeli
Sovyet Kollektif Güvenlik Politikasının objektif temeli, dünyadaki
emperyalist devletlerin iki gruba bölünebileceği olgusuna dayanıyordu.
Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan grup, görece yüksek üretici güçlere ve
görece sınırlı pazarlara ve nüfuz alanlarına sahipti. Bunun sonucu olarak bu
devletler ivedi olarak dünyayı kendi yararlarına değiştirmeye gereksinim
duyuyorlardı; bunlar görece saldırgan devletlerdi.
Britanya, Fransa ve ABD’nden oluşan bir başka emperyalist devletler grubu,
görece geniş pazarlara ve nüfuz alanlarına sahipti ve dolayısıyla objektif
olarak dünyanın değişmesindense onun olduğu gibi kalmasına gereksinim
duyuyorlardı; bunlar görece saldırgan olmayan devletlerdi.
İkinci Dünya Savaşının zaten başlamış olduğunu ileri süren Stalin bu görüşünü
SBKP’nin Mart 1939’da yapılan 18. Kongresinde şöyle özetledi:
“Savaşı sürdürenler, saldırgan-olmayan devletlerin, yani
öncelikle Britanya, Fransa ve ABD’nin çıkarlarına her yolla tecavüz eden
saldırgan devletlerdir.” (J. V. Stalin, “Report on the Work of the CC to the
Eighteenth Congress of the CPSU (B)”/ “Merkez Komitesi’nin SBKP (B)’nin 18.
Kongresi’ne Sunduğu Faaliyet Raporu”, Problems of Leninism, Moskova,
1940, s. 625)
Bir sosyalist devlet, emekçi halkın bir devleti olması nedeniyle Sovyetler
Birliği, barışın muhafazasından en çok çıkarı olan devletti.
Dolayısıyla 1930’larda Sovyet hükümetinin politikası; Britanya ve Fransa gibi
Avrupalı saldırgan-olmayan devletlerle, saldırgan emperyalist devletleri savaş
çıkarmaktan caydıracak ya da onların hızla yenilmelerini sağlayacak ölçüde güçlü
bir kollektif güvenlik bağlaşması oluşturmak için çaba harcamaktı.
1948 yılında Sovyet hükümeti, bu 1933-sonrası dış politikasını şöyle
özetliyordu:
“Tüm savaş-öncesi dönem boyunca Sovyet delegasyonu Uluslar
Ligasında kollektif güvenlik ilkesini savunageldi.” (Falsifiers of History:
Historical Information, Londra, 1948, s. 15)
Yatıştırma
Görmüş olduğumuz gibi Stalin, objektif olarak İngiliz ve Fransız
emperyalistlerinin çıkarlarının onların, Sovyetler Birliği ile birlikte bir
kollektif güvenlik bağlaşmasında bir araya gelmesini gerektirdiğini ileri sürse
de, başında Neville Chamberlain’in bulunduğu Britanya ve Edouard Daladier’nin
bulunduğu Fransa hükümetleri sosyalizme duydukları nefret ve Sovyetler
Birliği’nin yok olmasını istemeleri nedeniyle bu objektif gerçeği kabul
etmediler.
Stalin’in SBKP’nin Mart 1939’da yapılan 18. Kongresinde söylediği gibi,
“İngiltere, Fransa ve ABD… saldırganlara ödün üstüne ödün
vererek geriliyor ve geri çekiliyorlar.
“Böylelikle şu anda dünyanın ve nüfuz alanlarının, en küçük
bir direnme çabası göstermeyen ve hatta saldırganlarla belli ölçüde suç
ortaklığı yapan saldırgan-olmayan devletler zararına yeniden bölüşümüne tanık
oluyoruz…
“Nasıl oluyor da saldırgan-olmayan ülkeler… saldırganların
gönlünü hoş etmek için kendi mevzilerini ve yükümlülüklerini bu kadar kolay bir
biçimde ve herhangi bir direnme göstermeksizin terketmişlerdir?
“Bunun nedeni saldırgan-olmayan devletlerin zayıf oluşlarında
mı aranmalıdır? Tabii ki değil. Bir arada düşünüldüğünde, saldırgan-olmayan,
demokratik devletler faşist devletlerden hem ekonomik, hem de askeri bakımdan
tartışma götürmez bir biçimde daha güçlüdürler.
“Bunun esas nedeni, saldırgan-olmayan ülkelerin çoğunluğunun,
özellikle İngiltere ile Fransa’nın, kollektif güvenlik politikasını,
saldırganlara karşı kollektif direnişi reddetmeleri ve bir ‘müdahale etmeme’
konumu almalarıdır…
“Müdahale etmeme politikası Almanya’nın örneğin… Sovyetler
Birliği’yle bir savaşa bulaşmasına engel olmama hevesini ve isteğini ele verir…
“Çekoslovakya’nın bazı bölgelerinin Almanya’ya peşkeş
çekilmesinin bu ülkenin Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girişiminin bedeli
olduğunu düşünebiliriz.” (J. V. Stalin, “Report on the Work of the CC to the
Eighteenth Congress of the CPSU (B)”, Problems of Leninism, Moskova,
1940, s. 625-26)
Britanya Dışişleri Bakanı Lord Halifax’ın Kasım 1937’de Hitler’le yaptığı
görüşmede şöyle dediği biliniyor:
“O ve Britanya hükümetinin diğer üyeleri Führer’in çok şeyler
başardığının tümüyle farkındaydılar… O, kendi ülkesinde komünizmi yok ettikten
sonra komünizmin Batı Avrupa’da ilerleyişini durdurmuştu ve bundan ötürü Almanya
Batı’nın Bolşevizme karşı kalesi ünvanını hak etmiş bulunuyordu...
“İngiliz-Alman yakınlaşmasının zemini hazırlandıktan sonra,
dört büyük Batı Avrupa devleti (Britanya, Fransa, Almanya ve İtalya- G. A.)
Avrupa’da kalıcı bir barışın temelini birlikte oluşturmalıydılar.” (Documents
on German Foreign Policy: 1918-1945, Seri D, Cilt 1, Londra, 1954, s. 55)
Bununla birlikte Sovyet Marksist-Leninistleri bu “yatıştırma” politikasının
objektif olarak Britanya ve Fransa emperyalistlerinin ve Britanya (ve Fransa- G.
A.) emekçi halklarının çıkarlarına ters düştüğünü görüyorlardı. Bundan ötürü
onlar, Sovyet hükümetinin Britanya ve Fransa ile bir kollektif güvenlik
bağlaşması oluşturma çabalarında diretmesi halinde, Britanya emperyalizminin
(Winston Churchill ve Anthony Eden gibi) daha uzak görüşlü temsilcilerinin
Britanya emekçi halkıyla güç birliği yaparak, Fransa’yı da yönlendiren
Britanyalı yatıştırmacıları mevkilerinden defedebileceklerini hesaplıyorlardı.
(Bu öngörü 1940’ta gerçekten de doğrulandı; ama ancak Avrupa’da savaşın patlak
vermesinden sonra.)
İngiliz-Fransız-Sovyet Müzakereleri
31 Mart 1939’da Britanya hükümeti Sovyetler Birliği’ne danışmaksızın
Polonya’ya, onu saldırıya karşı savunacağına ilişkin tek taraflı güvence verdi.
Liberal Parti’nin lideri David Lloyd George Avam Kamarasında yaptığı
konuşmada şöyle diyordu:
“Neden bu devasa yükümlülüğün altına girmeden önce, Rusya’nın
da desteğini güvence altına almamış olduğumuzu anlayamıyorum… Rusya, Rusların
orada bulunmalarını istemeyen Polonyalıların bir kısım duygularından ötürü bu
girişimin dışında tutulduysa,… Polonyalılar kendilerine yardım etmemizi olanaklı
kılacak bu koşulu kabule hazır değilseler sorumluluk onlara ait olacaktır.” (Parliamentary
Debates, 5. Seri, House of Commons, Cilt 35, Londra, 1939, Col. 2,510)
İngiliz-Fransız güvencesi yatıştırmacı hükümetler üzerinde, en azından
kollektif güvenlik doğrultusunda bazı jestler yapmalarını dayatan bir kamuoyu
basıncı yarattı.
Dolayısıyla 15 Ağustos 1939’da Britanya hükümeti Sovyet hükümeti katında
yaptığı girişimde Sovyetler Birliği’nin, kendisiyle sınırdaş olup da saldırıya
uğrayan devletlere, talep etmeleri halinde onlara askeri yardım sunacağını
belirten bir açık deklarasyon yayınlamak isteyebileceğini söyledi.
Sovyet hükümeti iki gün sonra, yani 17 Nisan’da verdiği yanıtta, Sovyetler
Birliği’ni diğer ilgili devletler karşısında eşitsiz bir konuma sokacak bir tek
taraflı güvence vermeyi düşünmediğini söyledi. Sovyet hükümeti şu öneriyi
getirdi: Birincisi; Britanya, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında saldırganlığa
karşı üç taraflı bir karşılıklı yardım anlaşması;
İkincisi; Baltık devletlerine (Estonya, Finlandiya, Latviya ve Litvanya)
güvence verilmemesinin Almanya’ya, bu devletleri işgal ederek Doğu’ya doğru
yayılma yolunda açık bir çağrı anlamına geleceği için güvencelerin bu devletleri
kapsayacak tarzda yaygınlaştırılması;
Üçüncüsü; anlaşma belirsiz olmamalı, tersine imza sahibi devletlerin sunacağı
askeri yardımın kapsamını ve biçimlerini ayrıntılı bir biçimde ortaya
koymalıdır.
Britanya ve Fransa hükümetleri 27 Mayıs’ta Sovyet önerilerine, kendi
önerdikleri üçlü anlaşma taslağıyla yanıt verdiler. Britanya Başbakanı Neville
Chamberlain o sırada kızkardeşine yazdığı bir mektupta Britanya’nın taslağı
üzerine şu yorumu yapıyordu:
“Bu taslak özünde Rusların isteklerini karşılıyor; ancak biçim
ve sunuluşu itibariyle bağlaşma taslağı düşüncesine uzak duruyor ve onun yerine
bir niyet deklarasyonu geçiriyor. Bu gerçekten de çok zekice bir düşünce.”
(Neville Chamberlain Archives, Birmingham Üniversitesi, 11/1/1101)
Tam da o günlerde Dışişleri Halk Komiserliği koltuğunu Maksim Litvinov’dan
devralan Viyaçeslav Molotov, silahlı çatışma durumunda, anında karşılıklı yardım
yerine sadece Uluslar Ligası aracılığıyla danışmayı önerdiği gerekçesiyle bu
taslağı reddetti.
Sovyet hükümeti 2 Haziran’da Britanya ve Fransa hükümetlerine, bu hususları
dikkate alan bir karşı-taslak sundu.
Britanya ve Fransa hükümetleri yanıtlarında; Finlandiya, Estonya ve
Latviya’nın kendilerinin güvence altına alınmaları yönündeki öneriyi
reddettiklerini bildirdiler.
Sovyet hükümeti, siyasal anlaşmanın uygulanmasında bir ayak sürüme yaşanması
olasılığına karşı, bu anlaşmayla birlikte bir de askeri konvansiyon
imzalanmasında diretmeye devam etti. Molotov 17 Temmuz’da bir askeri konvansiyon
üzerinde anlaşana değin siyasal anlaşma üzerine tartışmayı sürdürmenin bir
anlamı olmadığını belirtti.
Sonunda Britanya ve Fransa hükümetleri 23 Temmuz’da, siyasal bağlaşma
anlaşması son halini almadan önce askeri görüşmelere başlamayı kabul ettiler ve
Britanya delegasyonunun başına dört isimli bir deniz subayını, Amiral Reginald
Plunkett-Ernie-Erle-Drax’ı getirdiler. Anlaşılan kimse Britanya hükümetine
uçağın icat edilmiş olduğunu anımsatmamıştı; delegasyon Tilbury’den Leningrad’a
düşük süratli bir tekneyle geldikten sonra oradan da Moskova’ya trenle gitti.
Sovyet tarafı sonunda Moskova’ya 11 Ağustos’ta varan delegasyonun, müzakerelerde
bulunma yetkisinin olmadığını ve sadece “görüşme yapabileceğini” öğrendi.
Dahası, Britanya delegasyonuna resmen “Görüşmeleri çok düşük tempoda sürdürmesi”
(Documents on British Foreign Policy, 3. Seri, Cilt 6, Londra 1953, Ek 5,
s. 763) direktifi verilmişti.
Gene de askeri müzakereler 12 Temmuz’da Moskova’da başladı.
Sovyet delegasyonunun başı ve Savunma Halk Komiseri Mareşal Kliment Voroşilov
15 Ağustos’ta Britanya delegelerine, Sovyet birliklerinin Polonya topraklarına
girmelerine izin verilmediği takdirde Sovyetler Birliği’nin Polonya’ya yardım
etmesinin fiziksel olarak olanaksız olduğunu ve bu durumda görüşmeleri
sürdürmenin gereksiz olacağını söyledi.
İngiliz-Fransız-Sovyet müzakereleri 21 Ağustos’ta belirsiz bir süre için
ertelenene, yani Sovyet hükümeti Almanya’yla saldırmazlık paktını imzalamaya
karar verene değin bu sorun asla çözülemedi.
Moskova’nın Uyarı Atışları
Şoven görünme riskini göze alarak, ikiyüzlülük ve sahtekârlıkta hiçbir ulusun
diplomatlarının Britanya diplomatlarından daha usta olmadığını söylersem
haksızlık etmiş olmam.
Ancak Sovyet liderleri de aptal değillerdi ve bir İngiliz-Fransız-Sovyet
karşılıklı güvenlik anlaşması müzakerelerinin aylarca uzaması üzerine Moskova
birkaç uyarı atışı yaptı.
O sıralar Brüksel’de görev yapmakta olan ABD’nin Moskova eski Elçisi Joseph
Davies, 11 Mart’ta, yani Stalin’in birkaç gün önce, SBKP’nin 18. Kongresi’nde
yaptığı konuşma hakkında güncesine şunları yazmıştı:
“Bu son derece önemli bir açıklama. Bu açıklama Sovyetlerin,
Britanya ve Fransa hükümetlerinin saldırganlara karşı ‘gerçekçi-olmayan’
muhalefetinden artık bıkmaya başladıklarını gösteren belirgin bir uyarı
niteliğinde...
“Bunun, benim şimdiye değin gördüğüm en önemli tehlike sinyali
olduğu kesin.” (J. E. Davies, Mission to Moscow, New York, 1944, s. 381,
382)
Daha sonra, 3 Mayıs 1939’da Maksim Litvinov’un Sovyet Dışişleri Halk
Komiserliği görevinden çekildiği ve yerine Stalin’in yakın çalışma arkadaşı
Viyaçeslav Molotov’un getirildiği duyuruldu. Sovyet hükümeti bunun Sovyet dış
politikasında herhangi bir değişikliğe yol açacağını yadsıdıysa da, Litvinov’un
adının özellikle kollektif güvenlikle birlikte anılması ve kendisinin Batı’ya
sempati duyan bir kişi olması anlamlıydı.
29 Haziran’da öndegelen Sovyet Marksist-Leninisti Andrey Jdanov Pravda’da,
hiç de olağan olmayan bir biçimde, sahici bir karşılıklı yardımlaşmadan yana
olduklarını söyleyen Britanya ve Fransa hükümetlerinin bunda içtenlikli olup
olmadıkları hususunda SBKP yönetimi içinde görüş ayrılıkları olduğunu açığa
vuran bir makale yayımladı:
“Saldırıya karşı etkili bir karşılıklı yardımlaşma anlaşması
imzalanması yolundaki İngiliz-Fransız-Sovyet müzakereleri tıkanma noktasına
gelmiştir...
“Her ne kadar dostlarım benimle aynı düşüncede değillerse de,
bu konuya ilişkin kişisel görüşlerimi açıklamak isterim. Onlar hâlâ SSCB ile
müzakerelere başlarken İngiliz ve Fransız hükümetlerinin, gerçekten de Avrupa’da
saldırganlığa karşı güçlü bir set oluşturmaya niyetli olduklarına inanıyorlar.
Ben İngiliz ve Fransız hükümetlerinin,... kendine saygısı olan herhangi bir
devletin kabul edebileceği bir anlaşma peşinde olmadıklarına inanıyorum ve bunu
olgulara dayanarak kanıtlamaya çalışacağım…
“Sovyet hükümeti değişik İngiliz proje ve önerilerine
yanıtlarını 16 gün içinde hazırlarken geriye kalan 59 gün İngilizlerin ve
Fransızların geciktirme ve oyalamalarıyla geçti...
“Polonya Dışişleri Bakanı Beck’in net bir biçimde, Polonya’nın
SSCB’nden, kendisine herhangi bir güvence vermesi anlamında bir şey talep
etmediğini ya da rica etmediğini açıklamasının üzerinden… fazla zaman geçmedi...
Ancak bu İngiltere ve Fransa’nın SSCB’nden... Polonya için güvence talep
etmesini engellemiyor...
“Bana öyle geliyor ki İngilizler ve Fransızlar, SSCB’nin de
kabul edebileceği gerçek bir anlaşma değil, kendi ülkelerinin kamuoyu önünde
SSCB’nin sözümona ödün vermez tutumuna ilişkin spekülasyon yapmalarını olanaklı
kılacak ve kendilerinin saldırganlarla anlaşmaya varmalarının yolunu düzleyecek
bir tartışma yürütmek istiyorlar.
“Önümüzdeki birkaç günlük süre bunun böyle olup olmadığını
gösterecektir.” (A. Jdanov, Pravda, 29 Haziran 1939, Jane Degras
(Editör), Soviet Documents on Foreign Policy, Londra, 1953, s. 352, 353,
354)
22 Temmuz’da, Berlin’de Sovyet-Alman ticaret müzakerelerinin yapılmakta
olduğunun resmen duyurulmasıyla son uyarı da yapılmış oluyordu.
Sovyet-Alman Müzakereleri
Stalin, SBKP’nin Mart 1939’da yapılan 18. Kongresi’nde Sovyet dış
politikasının esaslarını şöyle tanımlamıştı:
“Biz barıştan ve bütün ülkelerle ekonomik ilişkilerin
güçlendirilmesinden yanayız. Bizim tutumumuz budur ve diğer ülkeler Sovyetler
Birliği’yle benzer bir yaklaşım sürdürdüğü ve ülkemizin çıkarlarını çiğnemeye
kalkışmadığı sürece biz bu tutumumuza bağlı kalacağız.” (J. V. Stalin, “Report
on the Work of the CC to the Eighteenth Congress of the CPSU (B)”, Problems
of Leninism, Moskova, 1940, s. 629)
17 Nisan 1939’da Berlin’deki Sovyet Elçisi Aleksey Merekalov ile, kendisine
Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin normalleşmesi şansı bulunup
bulunmadığını soran Almanya Dışişleri Bakan Yardımcısı Baron Ernst von
Weizsaecker arasında bir konuşma geçti. Elçinin yanıtı Sovyet dış politikası
doğrultusundaydı:
“Rusya açısından, Almanya’yla normal konumda yaşamamamız için
hiçbir neden yoktur. Ve ilişkiler normalden daha ve daha da iyiye doğru
gelişebilir.” (Nazi-Soviet Relations: 1939-1941, Doc. 1, Washington, 1948, s. 2)
29 Temmuzda Alman Dışişleri Bakanlığı Sovyetler Birliği’ndeki Alman Elçisi
Count Fritz von der Schulenburg’a, Molotov’a şunları söylemesi yolunda direktif
verdi:
“Biz Sovyetlerin tüm çıkarlarını gözetmeye… ve Moskova’daki
Hükümetle anlaşmaya hazırız… Bu düşünce, Baltık devletlerine karşı tutumumuzu,
Baltık Denizi bölgesindeki yaşamsal Sovyet çıkarlarına saygı gösterecek biçimde
ayarlama doğrultusunda ilerletilebilir.” (Documents on German Foreign Policy:
1918-1945, Seri D, Cilt 6, Londra 1956, s. 1,016)
14 Ağustosta Alman Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentropp, Schulenburg’a
bir telgraf çekti ve ona gidip Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Viyaçeslav
Molotov’u görmesi ve ona şu mesajı aktarması yolunda direktif verdi:
“Baltık Denizinden Karadeniz’e kadar uzanan hat üzerinde, her
iki ülkeyi de bütünüyle tatmin edecek biçimde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur…
Dolayısıyla, iki ülkenin yönetimleri de… harekete geçmelidir…
“Edindiğimiz bilgilere göre Sovyet hükümeti de Alman-Rus
ilişkilerinin berraklığa kavuşturulmasını istemektedir… Führer adına, onun
görüşlerini Bay Stalin’e aktarmak için Moskova’ya kısa bir ziyarette bulunmaya
hazırım. Bana göre, (ilişkilerimizde- G. A.) bir değişikliğin meydana gelmesi
ancak böylesi doğrudan bir tartışmayla olanaklı olacaktır. Ve bu yolla Alman-Rus
ilişkilerinin sonal çözümünün temellerini atmak hiç de olanaksız değildir.” (Documents
on German Foreign Policy: 1918-1945, Seri D, Cilt 7, Londra 1956, s. 63)
Schulenburg aldığı direktif uyarınca 16 Ağustos’ta Molotov’la
görüştü ve ona Ribbentrop’un mesajını okudu. O aynı akşam Berlin’e gönderdiği
raporunda Molotov için,
“İletmem söylenen bilgiyi büyük bir ilgiyle dinledi… “Alman
Hükümetinin Sovyetler Birliği ile bir saldırmazlık paktı imzalanması düşüncesine
yatkın olması konusu onun ilgisini çekti” (Documents on German Foreign Policy
.., adıgeçen yapıt, Cilt 7, s. 77) dedi.
Ribbentropp aynı gün verdiği yanıtında Schulenburg’a Molotov’la yeniden
görüşmesi ve ona şunları söylemesi direktifini verdi:
“Almanya Sovyetler Birliği ile bir saldırmazlık paktı
imzalamaya hazırdır… Dahası Almanya Baltık devletlerine Sovyetler Birliği ile
birlikte güvence vermeye de hazırdır…
“Ben 18 Ağustos Cuma gününden sonra herhangi bir zamanda
uçakla Moskova’ya gelmeye ve Führer’in verdiği tam yetkiyle Alman-Rus
ilişkilerini bütün yönleriyle ele almaya ve koşullar uygun olduğu takdirde
gerekli anlaşmaları imzalamaya hazırım.” (Documents on German Foreign Policy ..,
adıgeçen yapıt, Cilt 7, s. 84)
17 Ağustos’ta Molotov Schulenburg’a Sovyet hükümetinin yazılı yanıtını verdi.
Bu Not, Almanya’nın geçmişte Sovyetler Birliği’ne karşı güttüğü düşmanlık
politikasını anımsatıyor ve Alman-Sovyet ilişkilerinin düzelmesi olasılığını
memnunlukla karşılıyordu. Not bu doğrultuda bir ticaret anlaşmasıyla başlayacak
ve onu ‘kısa bir süre içinde’ izleyecek bir saldırmazlık paktının imzalanmasıyla
sonuçlanacak birkaç adım atılmasını öneriyordu.
18 Ağustos’ta Ribbentropp Schulenburg’a gönderdiği yeni bir ivedi telgrafta
diplomatik sürecin (ticaret anlaşmasının imzalanmasının) ‘ilk evresinin’
tamamlandığını ve Ribbentrop’un ‘derhal Moskova’ya gelmesine’ izin verilmesini
söylüyordu. O burada,
“Rusya’nın isteklerinin hesaba katılması, örneğin Baltık
bölgesindeki nüfuz alanları sorununun çözülmesi için gerekeni yapabilecek
konumda olacaktı.” (Documents on German Foreign Policy .., adıgeçen
yapıt, Cilt 7, s. 123)
Schulenburg 19 Ağustos’ta gönderdiği yanıtında Molotov’un, “Reich Dışişleri
Bakanının 26 ya da 27 Ağustos’ta Moskova’ya gelebileceğini” (Documents on
German Foreign Policy …, adıgeçen yapıt, Cilt 7, s. 134) söylediğini
bildirdi.
“Molotov bana saldırmazlık paktının taslağını verdi.” (Documents
on German Foreign Policy .., adıgeçen yapıt, Cilt 7, s. 134)
20 Ağustos’ta Hitler’in kendisi devreye girdi; o Stalin’e yazdığı kişisel
mektubunda saldırmazlık paktı taslağını kabul ettiğini söyledi ve Ribbentrop’un,
“En geç 27 Ağustos Çarşamba günü” (Documents on German Foreign Policy …,
adıgeçen yapıt, Cilt 7, s. 157) Moskova’yı ziyaret etmesine izin verilmesini
rica etti.
Stalin 21 Ağustos’ta Hitler’e, mektubu için teşekkür ettiğini bildiren
yanıtında şöyle diyordu:
“Alman Hükümetinin saldırmazlık paktını onaylaması,
ülkelerimiz arasında siyasal gerginliğin ortadan kaldırılmasının ve barış ve
işbirliğinin temelinin atılmasını sağlayacaktır.
“Sovyet hükümeti bana, Herr von Ribbentropp'un 23 Ağustos’ta
Moskova’ya gelmesini kabul ettiği hususunda sizi bilgilendirme direktifini
verdi.” (Documents on German Foreign Policy .., adıgeçen yapıt, s. 168)
Ribbentropp ve delegasyonu 23 Ağustos’ta Moskova’ya vardı ve saldırmazlık
paktı aynı gün imzalandı. Paktın metni 19 Ağustos’ta Almanlara sunulan metnin
hemen hemen aynıydı. Buna göre, iki taraf ta birbirlerine saldırmayacak,
taraflardan biri üçüncü bir devletin saldırı eylemine hedef olduğu takdirde,
öbür taraf bu üçüncü devlete destek vermeyecekti. Pakttan daha da sert bir
biçimde eleştirilecek olansa, Avrupa’da Alman ve Sovyet ‘nüfuz alanları’nı
saptayan ‘Gizli Ek Protokol’ olacaktı.
Fakat, ‘nüfuz alanları’ terimi ille de emperyalist egemenlik anlamına işaret
etmez. Savaştan etkilenme olasılığı bulunan, ancak bu olasılığın kendilerini bir
çatışmaya sürüklemesini istemeyen iki devlet sözkonusu olduğunda, nüfuz
alanlarının sınırlarının belirlenmesi meşru ve kabul edilebilir bir eylemdir.
‘Gizli Ek Protokol’da şunlar söyleniyordu:
“1. Baltık devletlerine (Finlandiya, Estonya, Latviya,
Litvanya) ait bölgede topraksal ya da siyasal bir dönüşümün meydana gelmesi
halinde Litvanya’nın kuzey sınırı, hem Almanya’nın ve hem de SSCB’nin nüfuz
alanının sınırını oluşturacaktır…
“2. Polonya Devletine ait bölgede topraksal ya da siyasal bir
dönüşümün meydana gelmesi halinde Almanya ve SSCB’nin nüfuz alanlarının sınırı
yaklaşık olarak Narew, Vistula ve San ırmaklarından geçen hat olacaktır…” (Documents
on German Foreign Policy …, Seri D, Cilt 7, s. 246-47)
Günlük dille söyleyecek olursak bu, Alman hükümetinin; Alman ordusunun
Polonya’yı işgal etmesi halinde, -Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un
Birinci Dünya Savaşından sonra, Polonyalıları Ukraynalılar ve Belaruslardan
ayıran etnik sınır olarak çizdiği- ‘Curzon Hattı’nı geçmeye kalkışmayacağı
konusunda söz vermesi anlamına geliyordu. Bu hattın doğusundaki bölge, Devrimden
sonra Sovyetler Birliği’nden zorla koparılan Sovyet toprağıydı.
Böylelikle Almanya, Sovyet hükümetinin bu hattın doğusunda girmeyi gerekli
göreceği eylemlere itiraz etmemeyi kabullenmiş oluyordu.
Saldırmazlık Paktının Sonuçları
Molotov 31 Ağustos’ta Sovyetler Birliği Yüksek Sovyetinde yaptığı konuşmada
Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktını,
“Sadece Avrupa’nın değil tüm dünyanın tarihinde bir dönüm noktası” (V. M.
Molotov, “31 Ağustos 1939 tarihli Yüksek Sovyet Konuşması”, Soviet Peace
Policy, Londra, 1941, s. 18) olarak niteledi.
Molotov Jdanov’un, İngiliz ve Fransızların müzakerelere ilişkin tutumlarının
hiçbir zaman ciddi olmadığı yolundaki değerlendirmesine katılıyordu:
“Müzakereler konusunu son derece ağırdan alan ve bu konuda
ciddiyetten yoksun bir tutum sergileyen İngiliz ve Fransızlar bu işi, yeterli
ölçüde yetkisi olmayan ikincil düzeydeki bireylerin omuzlarına yüklediler…
“Moskova’ya gelen Britanya ve Fransa askeri misyonlarının
kesin olarak belirlenmiş yetkileri ve askeri bir anlaşma imzalama hakları
bulunmuyordu. Dahası, Moskova’ya gelen Britanya askeri misyonu hiçbir biçimde
yetkilendirilmemişti.” (V. M. Molotov, adıgeçen yapıt, s. 13)
Molotov, İngiliz-Fransız-Sovyet müzakerelerinin başarısızlıkla
sonuçlanmasının nedeninin Polonya’nın Sovyet yardımını reddetmesi olduğu
yolundaki görüşün son derece yüzeysel olduğunu söyledi. Çünkü:
“Müzakereler Büyük Britanya’nın Polonya’nın bu itirazlarını
giderme kaygısı taşımak bir yana onun bu itirazlarını teşvik ettiğini
göstermekteydi.
“Polonya... Büyük Britanya ve Fransa’nın direktifleri
doğrultusunda hareket ediyordu…” (V. M. Molotov, adıgeçen yapıt, s. 12, 14)
Molotov, İngiliz-Fransız-Sovyet müzakerelerinin kesilmesine yol açanın Sovyet
hükümetinin eylemleri olmadığını vurguladı. Tersine Sovyet hükümeti bu paktı
ancak İngiliz-Fransız-Sovyet müzakerelerinin Britanya ve Fransa hükümetleri
tarafından onarılamaz bir biçimde baltalanmasından sonra imzalamıştı:
“Sovyet-Alman paktının imzalanmasının Britanya ve Fransa ile
karşılıklı yardımlaşma paktı müzakerelerinin kesilmesine yol açtığına ilişkin
kurmacalar yayma girişimlerinde bulunuluyor…. Bildiğiniz gibi gerçekler, bunun
tam tersinin doğru olduğunu göstermektedir…. Sovyetler Birliği’nin Almanya’yla
bir saldırmazlık paktı imzalamasının nedenlerinden birisi de, Britanya ve Fransa
yönetici çevrelerinin günahları yüzünden Fransa ve Büyük Britanya ile yapılan
müzakerelerin…. başarısızlıkla sonuçlanmış olmasıdır.” (V. M. Molotov, adıgeçen
yapıt, s. 20)
Sovyet Savunma Halk Komiseri Mareşal Kliment Voroşilov 27 Ağustos 1939’da
yaptığı basın toplantısında aynı hususa değinecekti: “İngiltere ve Fransa ile
askeri müzakerelerin kesilmesinin nedeni SSCB’nin Almanya ile bir saldırmazlık
paktı imzalamış olması değildir; tersine SSCB, diğer şeylerin yanısıra Fransa ve
İngiltere ile askeri müzakerelerin çıkmaza girmesinden ötürü Almanya’yla bir
saldırmazlık paktı imzalamıştır.” (K. Y. Voroshilov, 27 Ağustos 1939 tarihli
basın açıklaması, Jane Degras (Editör), Soviet Documents on Foreign Policy,
Londra, 1953, s. 361)
Dahası Molotov, Sovyetlerin Almanya’yla müzakerelerinin Britanya ve Fransa
ile olan müzakerelerinden tamamen farklı bir düzeyde olduğunu vurguladı:
“Burada sözkonusu olan İngiliz-Fransız-Sovyet ilişkilerinde
olduğu gibi bir karşılıklı yardım paktı değil, sadece bir saldırmazlık
paktıdır.” (V. M. Molotov, adıgeçen yapıt, s. 18)
Dolayısıyla Alman-Sovyet paktının imzalanması sonucunda, “SSCB, Büyük
Britanya’nın yanında Almanya’ya ya da Almanya’nın yanında Büyük Britanya’ya
karşı bir savaşa katılmakla yükümlü değildir.” (V. M. Molotov, adıgeçen yapıt,
s. 21)
Edward Carr gibi anti-Sovyet yazarlar bile Sovyetler Birliği’nin Almanya’yla
saldırmazlık paktı imzalama kararının, çok gönülsüz bir biçimde
gerçekleştirilmiş zorunlu bir ikincil tercih olduğunu kabul etmektedirler:
“Sovyet-Alman müzakerelerinin en çarpıcı özelliği… bunların
Sovyetler tarafından aşırı bir ihtiyatla yürütülmesi ve Sovyetlerin Batılılarla
müzakere kapılarının kapatılmasına uzun süre direnmeleridir.” (E. H. Carr, “From
Munich to Moscow: II”/ “Münih’ten Moskova’ya II”, Soviet Studies, Cilt 1,
Sayı: 12 (Ekim 1949), s. 104)
Gerçekten de –özellikle Dışişleri eski Halk Komiseri Maksim Litvinov gibi-
bazı Sovyet liderleri Britanya ve Fransa hükümetlerine, ülkelerindeki kamuoyu
basıncının kendilerini ciddi bir biçimde karşılıklı yardım paktı müzakerelerine
girmeye zorlaması için daha fazla zaman tanınmasını tavsiye ettiler.
Sovyet hükümetinin Almanların ivedi yakınlaşma önerilerini gecikmeden kabul
etmelerini sağlayan, Sovyet istihbaratının Chamberlain hükümetinin, Almanya’yla
bir askeri bağlaşma için gizli müzakereler yaptığını ve böylelikle Sovyetler
Birliği’ni dört devletin –Britanya, Fransa, Almanya ve İtalya- birleşik
saldırısıyla tehdit ettiğini keşfetmesi oldu. Berlin’deki Britanya Elçisi Sir
Nevile Henderson, Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderdiği 29 Ağustos 1939
tarihli resmi raporunda Hitler ve Ribbentrop’la yaptığı bir görüşmeyi şöyle
anlatıyordu:
“Herr Ribbentrop bana Başbakanın (Neville Chamberlain’in- G.
A.), Almanya’yla dostluk politikasını ülkeye kabul ettirip ettiremeyeceği
konusunda güvence verip veremeyeceğimi sordu. Ben de, Almanya’nın kendisiyle
işbirliği yapması koşuluyla, Başbakanın bunu yapabileceği ve yapacağı hususunda
hiçbir kuşkuya yer olamayacağını söyledim. Herr Hitler İngiltere’nin Almanya’yla
bağlaşmayı kabule istekli olup olmadığını sordu. Ben de, kişisel olarak, böyle
bir olasılığı gözardı etmediğimi söyledim.” (Documents Concerning
German-Polish Relations and the Outbreak of Hostilites between Great Britain and
Germany on September 3, 1939, (Cmd. 6106), Londra, 1939, s. 130)
Hem Alman ve hem de Sovyet birliklerinin Polonya’ya girmiş olması olgusu,
faşist Almanya’yla sosyalist Sovyetler Birliği’ni özdeşleştirmek amacıyla
kullanılmıştır. Ancak, sosyalist bir devletin saldırgan bir emperyalist devletle
bir tutulamayacağı açıktır. Şu hususlar dikkate alınmalıdır: Herşeyden önce
Sovyet birlikleri eski Polonya topraklarına ancak 17 Eylül’de, yani Almanya’nın
Polonya’yı işgalinden 16 gün sonra, Molotov’un 31 Ekim 1939 tarihindeki Yüksek
Sovyet toplantısında altını çizdiği gibi Polonya devletinin çökmüş olduğu
koşullarda girmişti:
“Birliklerimiz Polonya topraklarına ancak Polonya devleti
çöktükten ve edimsel olarak ortadan kalktıktan sonra girmişlerdir… Sovyet
hükümeti, Polonya devletinin çöküşü sonrasında kendi yazgılarıyla başbaşa kalan
Batı Ukraynalı ve Batı Belarusyalı kardeşlerinin karşı karşıya kaldıkları
olağanüstü durumu hesaba katmazlık edemezdi.” (V. M. Molotov, “Speech to the
Supreme Soviet of the USSR”/ “SSCB Yüksek Sovyetinde Konuşma”, 31 Ekim 1939,
Soviet Foreign Policy, Londra 1941, s. 32)
Kapitalist basının muhabirleri, dönemin Sovyet kaynaklarının adıgeçen
Ukraynalı ve Belarus nüfusun Kızılorduyu kurtarıcılar gibi karşıladıkları
yolundaki gözlemini doğruluyorlar. Molotov şöyle diyordu:
“Onları eşrafın ve Polonyalı toprakağalarının ve
kapitalistlerin boyunduruğundan kurtaran birliklerimizi bağrına basan Ukraynalı
ve Belarus nüfus Kızılorduyu… sempatiyle karşıladı.” (V. M. Molotov, adıgeçen
yapıt, s. 33)
Muhafazakâr Partili milletvekili Robert Boothby 20 Eylül’de Avam Kamarasında
yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“Sovyet Hükümetinin bu adımının… kendini koruma ve kendini
savunma bakış açısıyla atıldığını varsaymanın haklı olduğu kanısındayım… Rus
birliklerinin bu eylemi… Alman sınırını önemli ölçüde Batıya doğru itmiştir…
“Şu anda Rus birliklerinin Polonya-Romanya sınırı boyunca
mevzilenmiş olmalarından memnunluk duyuyorum. Orada Alman askerlerinin
bulunmasındansa Rus askerlerinin bulunmasını tercih ederim.” (Parliamentary
Debates, 5. Seri, Cilt 351, Avam Kamarası, Londra 1939, Col. 996)
Uydurulan Stalin-karşıtı öykülerin en saçması, -Stalin’in Nazilerin pakta
bağlı kalacaklarına güvendiği ve 1941’de Alman ordusu Sovyetler Birliği’ni işgal
ettiğinde tam bir şaşkınlığa uğradığı savı- bugünkü seminerin kapsamının dışında
kalıyor.
Stalin’in 1931’de söylediği kâhince sözleri kim unutabilir:
“Biz ileri ülkelerden elli ya da yüz yıl gerideyiz. Bu
mesafeyi on yılda kapatmalıyız. Ya bunu başarırız; ya da onlar bizi ezerler.”
(J. V. Stalin, “The Tasks of Business Executives”/ “İşletme Yöneticilerinin
Görevleri”, Problems of Leninism, Moskova, 1940, s. 366)
Tam 10 yıl sonra, yani 1941’de Almanya Sovyetler Birliği’ni işgal etti.
Stalin’in politikasının doğruluğu ya da yanlışlığının ölçütü, bu politikanın,
sosyalist Sovyetler Birliği’nin liderlerinin kaçınılmaz olduğunu bildikleri
gelecekteki saldırıya karşı savunma yetisini güçlendirdiği mi yoksa zayıflattığı
mı sorusunun yanıtında yatmaktadır.
Edward Carr gibi azılı anti-Sovyet yazarlar bile, Alman-Sovyet saldırmazlık
paktının imzalanmasının Sovyetler Birliği’ne, Alman işgalini karşılaştırılamaz
ölçüde daha güçlü bir savunma konumunda karşılama olanağı verdiğini kabul
etmektedirler:
“Kapitalizmin savunucusu olan… Chamberlain hükümeti... SSCB
ile Almanya’ya karşı bir bağlaşmaya girmeyi reddetti…
“23 Ağustos 1939 paktında onlar (Sovyet hükümeti- Editör) şu
hususları güvence altına aldı:
“a) Saldırıya karşı bağışıklık sağlayan bir soluklanma dönemi,
“b) Uzakdoğu’da Japon basıncını hafifletmede Almanya’nın
desteği,
“c) Almanya’nın, (Sovyetler Birliği’nin- G. A.) Doğu Avrupa’da
varolan Sovyet sınırlarının ötesinde ileri bir savunma kalesi kurmasını kabul
etmesi; bu kalenin –gerçekleşme olasılığı her zaman Sovyetlerin hesapları içinde
yer almaya devam eden- potansiyel bir Alman saldırısına karşı inşa edilen ve
edilebilecek olan bir savunma hattından başka bir şey olmadığı olgusu
anlamlıydı. Fakat paktın en büyük başarısı, SSCB’nin önünde sonunda Almanya’ya
karşı savaşmak zorunda kalması halinde Batılı devletlerin çoktan işin içinde
olacaklarının güvence altına alınmış olmasıydı.” (E. H. Carr: “From Munich to
Moscow: II”, Soviet Studies, Cilt 1, Sayı: 2 (Ekim 1949), s. 103)
Dinleyicilerin Konuşmacıya Soruları ve Onun Yanıtları
Soru 1: Litvinov’un görevinden alınmasının esas nedeninin onun Yahudi olması
olduğu, Almanların bundan ötürü onu kabul edilebilir bir müzakereci olarak
görmemiş olabileceği söyleniyor. Bunda gerçek payı var mı?
Yanıt: Bence yok. Stalin’in Litvinov’un görevinden alınmasını desteklediğini
biliyoruz; öte yandan Stalin’in sadece ırkçılığa değil, ırkçılığa herhangi bir
ödün verilmesine de karşı olduğu biliniyor. Kişi olarak Litvinov’un adı
kollektif güvenlik politikasını güçlü bir biçimde çağrıştırıyordu ve güvenilir
kaynakların tanıklığına göre o, kendilerine daha fazla zaman tanınması halinde
Britanya ve Fransa hükümetlerinin er geç bu politikayı onaylayacaklarına
inanıyordu. Dolayısıyla, Sovyet liderleri Almanya ile yakınlaşma politikası
gütme olasılığını gözönüne almaya başlar başlamaz, Litvinov Sovyet dış
politikasını sürdürmenin en güvenilir aracı olmaktan çıktı.
Soru 2: Litvinov saldırmazlık paktının imzalanmasına edimsel olarak karşı
çıktı mı?
Yanıt: Litvinov’un bu pakta ilkesel düzeyde karşı çıkıp çıkmadığı hususunda
somut bir bilgiye sahip değilim; ancak onun, sağduyulu davranmaları için İngiliz
ve Fransız temsilcilerine daha fazla zaman tanınması gerektiği düşüncesinde
olduğu biliniyor. Fakat Litvinov’un daha sonra bunun Molotov’un, ‘Batı
demokrasilerinin işleyişine ilişkin bir kavrayış eksikliği’nden kaynaklanan bir
‘hata’ olduğunu söylediği kayıtlara geçmiş durumda.
Soru 3: Molotov Doğu Polonya’nın (Kızılordu tarafından- G. A.) işgal
edilmesinden sonra yaptığı bir konuşmada Polonya devletinin Versailles
(anlaşmasının- G. A.) gayrımeşru çocuğu olduğuna işaret etti ve onun ortadan
kalkmasının sevinç verici bir olay olduğunu söyledi. Bu yorum, Sovyetler
Birliği’nin her zaman Polonya hakkında toprak hesapları olduğunun kanıtı gibi
yorumlanmıştır. Sovyetler Birliği’ninki, Polonya devletinin yıkılmasını
destekleme tavrı mıydı ? Soru 3a: Bunun Sovyetler Birliği’nin, Polonya halkının
kendi devletine sahip olma özlemini yadsımaya hazır olduğunu gösterdiği
söylenebilir mi?
Yanıt: Polonya halkının bir ulus olduğu ve Marksist-Leninistlerin bütün
ulusların bağımsız devletlerine sahip olma hakkını tanıdığı kuşku götürmez.
Ancak 1939 yılındaki haliyle Polonya devletinin sınırları etnik gerçekliklere
göre çizilmemişti; bu devletin sınırları içinde örneğin, milyonlarca Ukraynalı
ve Belarus yaşıyordu ve ben Molotov’un açıklamasının temelinde bu olguların
yattığından eminim. Bir başka anlatımla Molotov, herhangi bir Polonya devletine
değil, 1939’da varolan yaratılış ucubesine göndermede bulunuyordu. Dahası,
Polonya devletini yıkanın Kızılordu değil, Alman ordusu olduğu, Kızılordunun ise
Batı Ukrayna ve Batı Belarusya’yı ancak Polonya devletinin çöküşü ve ortadan
kalkışından sonra işgal ettiği unutulmamalı. Polonya devleti Birleşmiş
Milletler’in 1945’te Almanya’ya karşı kazandığı zaferden sonra restore edildi.
Soru 4: Saldırmazlık paktının bir parçası olarak, Polonya haritası üzerinde
bir hat çizen ve bu ülkenin Sovyetler Birliği’nin ve Nazi Almanyası’nın nüfuz
alanları arasında bölünmesine yol açan bir protokol imzalanmış mıydı? Bu,
Batı’da gizli protokol olarak anılan belge midir; böyle bir protokol gerçekten
de var mıydı? (Polonya’yı ikiye- G. A.) bölen hat Curzon Hattı mıydı?
Yanıt: Anglo-Amerikan emperyalistleri, Alman Dışişleri Bakanlığının elegeçen
arşivlerinde keşfettiklerini ileri sürdükleri ‘gizli protokol’u İkinci Dünya
Savaşından sonra yayımladılar. Merhum Sovyet Devlet Başkanı Andrei Gromiko’nun
Anıları’nda ‘ek gizli protokol’u, sahte olduğunu ileri sürerek mahkûm ettiğini
biliyorum; ancak ben bu kötü ünlü revizyonisti herhangi bir biçimde güven
duyulacak bir kaynak olarak görmüyorum. Anımsadığım kadarıyla, zamanın Sovyet
hükümeti bu belgenin sahiciliğini ne doğruladı, ne de yadsıdı. Bununla birlikte,
Sovyet Enformasyon Bürosu’nun 1948’de yayımladığı Falsifiers of History
(=Tarih Çarpıtıcıları) adlı broşürde bu belgenin düzmece olduğu yolunda bir
suçlama yapılmıyor ve bu resmi broşürde şunlar söyleniyor:
“Sovyetler Birliği Sovyet-Alman Paktından, savunmasını
güçlendirmek,… sınırlarını büyük ölçüde Batı’ya doğru taşımak ve Alman
saldırganlığının hiçbir engelle karşılaşmaksızın Doğu’ya doğru ilerleyişinin
önünü kesmek için başarıyla yararlandı.” (Falsifiers of History, adıgeçen
yapıt, s. 45)
Burada (nüfuz alanlarından ya da sınırlardan söz etmeyen) anlaşmanın
kendisine değil, sadece ‘gizli ek protokol’e göndermede bulunulduğu anlaşılıyor.
Daha önce de söylemiş olduğum gibi, devletler arasında ‘nüfuz alanları’nın
olmasının mutlaka kınanması gereken bir olgu olduğunu ileri süren görüşe
katılmıyorum. Savunması için zorunlu gördüğü kendi nüfuz alanları olabilecek
olan sosyalist bir devletin, bu alanların diğer devletlerin nüfuz alanlarıyla
çatışması durumunda bu devletlerle anlaşmaya varmaya çalışması, onlarla barışçı
ilişkiler içinde olabilmek için planlar yapması benim görüşüme göre doğrudur.
Halihazırda elimde bulunan kanıtlar temelinde, yayımlanmış bulunan ‘gizli
protokol’un sahici olduğuna inanıyorum.
Evet, Polonya’yı bölen hat, eski Curzon Hattıyla çakışıyordu